Çankırı

Son yıllarda özellikle merkeze bağlı Çorakyerleri (Elekçiardı) mevkiinde yapılan araştırma ve kazılarda tarih öncesi döneme ait fosillerin bulunduğu Çankırı’nın, yazılı tarih öncesi dönemi hala karanlıktır. Buna rağmen bölgenin ilk halkının, Hattiler, Luviler ve Arzavalilar gibi Küçük Asya halkları olduğu bilinmektedir.

ÇEŞİTLİ EGEMENLİKLER

İlk Yerleşimler ve Yazılı Tarihin Başlangıcı

Tarihçiler, İ.Ö. 2000’lerde Mezopotamya’dan Anadolu’ya mal satmak üzere gelen Asur tüccarlarının Mısır ve Mezopotamya’da, İ.Ö. 3200’lerden beri bilinen “yazı”yı getirdiklerini, bu tarihin aynı zamanda Anadolu için yazılı tarihin başlangıcı olduğunu kabul etmektedirler.

Özellikle Kültepe ve Kayseri’de bulunan bazı kil tabletlerinden bu dönemde, Anadolu’da yaşayan halklarla ilgili önemli veriler elde etmek mümkündür. Kiltepe tabletleri ya da Kapadokya tabletleri olarak bilinen bu tabletler üzerinde yapılan dil çözümleme çalışmalarında, Orta Anadolu’daki bazı yer ve kişi adlarına rastlanmıştır. Örneğin, bu tabletlerde, sonradan Protohatti olarak adlandırılan, Hatti dili ile konuşan ve bu bölgede yaşayan bir etnik grup olduğu kaydedilmektedir. Hattiler’in nereden ve ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, eldeki verilerden, bu dönemde ve bu yörelerde yaşadıkları ortaya çıkmaktadır. Aynı tabletten, Hattiler’in Orta Anadolu’da Kızılırmak yöresinde (Marassantiya), bir başka topluluk olan Hurriler’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Luviler’in ise, Güney ve Güneybatı Anadolu yöresine yerleştikleri anlaşılmaktadır.

Anadolu’daki İlk Kent Devletleri

İ.Ö. 3000’lerde başlayan ilk Tunç Çağı’nın bitimi ile Asur Ticaret Kolonileri Dönemi’nde, ticari ilişkilerin gelişmesi sonucu artan ekonomik gücün etkisiyle Anadolu’da bir takım kent devletleri ortaya çıkmıştı. Prenslikle yönetilen söz konusu kent devletlerinin yerleşim alanları kuzeyden Pontus bölgesiyle, Tuz Gölü’nün güneyi ve Kızılırmak yayıyla sınırlanmaktaydı. Asur tüccarlarının Anadolu’daki kolonileri, kent devletlerinin bu kolonileri, kent devletlerinin çevresinde oluşmasına yol açtı. Asur tabletlerinde sayıları yaklaşık 10’u bulan kent devletlerinin en önemlisi ise Zalpa, Hattuş ve Kaniş’di.

Bir bey ya da prens başkanlığındaki kurullarca yönetilen kent devletlerinin bu yönetim biçimleri, daha sonraları birkaç kent devletinin birleşerek kurduğu kentler birliği yönetim biçimine dönüştü. Bu nedenle egemenliği altında toplanılan bey kral unvanını aldı. Son Tunç Çağı’nın başlangıcı da Anadolu’daki bu küçük kent devletlerinin bir krallık yönetimi altında birleşmeye başladığı dönemdir. İ.Ö. 1800’lerde Kussara Kralı Anita, Hattuş ve Nesa (Kaniş) kentlerini ele geçirerek Orta Anadolu’da egemenliğini kurmaya başladı.

Hititler

Hint-Avrupa kökenli olduğu sanılan ve Nesa dilinde konuşan Hititler’in İ.Ö. 2000’lerde bir Anadolu kent devleti olan Kussaralılar’la ilişkisi olduğu tahmin edilmektedir. Hititliler’in kökeni üzerine yazılı belge ve arkeolojik kanıt olmamasına karşın, dil çözümleme çalışmalarından, bu halkın Kafkasya ya da Balkanlardan geldiği ve dillerinin, Kussara halkı diline yakın bir lehçede olduğu saptanmıştır.

1947’de yörede Türk Tarih Kurumu adına yapılan araştırmalarda, İ.Ö. 2000 ile tarihlenen Orta Tunç Çağı ve Son Tunç Çağı yerleşmeleri ortaya çıkarıldı. Ayrıca arkeolog İsmail Kılıç Kökten’in (1909-1974) İç Batı Karadeniz ile Çankırı yöresini içine alan bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda bölgedeki ilk büyük höyük olan Ilgaz’da Kastamonu; Çankırı ve Çerkeş-Tosya yollarının kesiştiği noktadaki Salman Höyük bulundu. İsmail Kılıç Kökten’e göre, höyükteki buluntular, Anadolu’nun step niteliğini açıklayan çanaklardan çok, orman niteliği gösteren ateş boyalı bakır çanak-çömleklere benzemekteydi. Bu bilgiler ayrıca höyükte İlk Tunç Çağı buluntuları olduğunu da göstermektedir.

Buna karşın, 1955de C.A. Burney, aynı yörede araştırmalar yapmış, Salman Höyük’teki buluntuların Orta ve Son Tunç Çağlarından kaldığını söylemiştir. Bu buluntular arasında grimsi-beyaz renkte, açkılı, astarlı çanak çömlekler vardı.

Aynı yörede bir başka höyük, Burney’in “Km 208” adını verdiği höyüktür Ilgaz ilçesi yakınlarda Salman Höyük’ ün doğusundaki bu höyükte aynı dönem Orta Tunç ve Son Tunç çanak-çömlekleri bulunmuştur. Bu iki höyük dışında Çankırı’nın batısında bulunan Dümeli Höyüğü’nün de aynı döneme ait olduğu sanılmaktadır.

İ.Ö XVII. yy’ın başlarında Hititler’in kralı Labarnas’tı. Labarnas’tan sonra sırasıyla I. Hattuşil (Labarnas II.) ve I. Murşil (İ.Ö. 1620-1590) tahta geçti.

I. Murşit’in tahtta bulunduğu dönemde Devrez Çayı (Kummesmaha) yöresinin en önemli yerleşme merkezlerinden biri Tiliuara’dır. Bu kent ortaya çıkarılamamıştır, ancak Karacaviran- Kurşunlu yakınlarında bulunduğu sanılmaktadır.

Tiliura, Murşil’den sonra kral olan Hantilis döneminde terkedilmiştir. Bu durumu Hitit İmparatorluğu (Yeni Hitit-Devleti) Dönemi krallarından III.Hattuşil’den kalma bir tablet şöyle dile getiriyor:

” Tiliura Kenti Hantili’nin gününden beri boştu. Babam Murşil onu yeniden yaptırdı, ama oraya iyice yerleşme sağlayamadı. Oraya silah ile yendiği Namra’ları yerleştirdi. Sonradan (Çiftçi) olan (Tiliura’nın) eski sakinlerini çekip (aldım) ve (ben) majeste, onları geri getirdim ve onları yeniden Ti (Liura) da (yerleştirdim).”

C.A. Burney’in Orta Tunç ve Son Tunç çağlarından kaldığını ileri sürdüğü Salman Höyük, Tiliura’nın bulunduğu sanılan Devrez Çayı’nın kuzeybatısında yer almaktadır. Yörede Eski Hitit Krallığı Dönemi’nden kalma bir başka kent, İnandık Köyü’ndeki İnandık Höyüğü’dür. Çankırı’nın 40 Km. güneyindeki bu höyükte, 1966-1968 arasında Ankara Müzesi arkeologları tarafından bir kazı yapılmıştır. Kazıda İ.Ö. XVI. ve XV. yüzyıldan kalma ve yerel bir tanrıya adandığı sanılan bir tapınak bulundu. Tapınakla ilgili fazla bilgi olmamasına karşılık, bulunan pişmiş topraktan bir tapınak modeli, o dönemin tapınak mimarisi üstüne sınırlı da olsa bir bilgi vermektedir. İnandık Höyüğü’nde rastlanan diğer buluntular arasında Boğazköy’de de rastlanmış olan, boğa biçimindeki kutsal içki kapları vardır. Ayrıca pişmiş topraktan bir mülk bağış belgesi bulunmuştur. Belgede Hanhana Kenti Vekili Tutulla’nın bağışladığı bir ev söz konusudur. Bu kentin bugünkü yeri tartışma konusu olmakla birlikte, Karadeniz kıyısındaki Kaşka Ülkesi sınırında sıralanan Eski Hitit kentlerinden biri olduğu bilinmektedir.

Hanhana, İnandık tabletinin bulunduğu kentin Hitit Dönemi’ndeki adı olmalıdır. İnandık Höyüğü’ndeki yerleşmenin tarihini ve halkının yaşantısının aydınlatması açısından önemli bir buluntu da “İnandık Vazosu” olmuştur. Bu vazo, bir rastlantı sonucu bulunmuş ve burada kazı yapılmasına yol açmıştır. Dış yüzü kabartmalı ve renkli büyük boy vazoda, dinsel bir tören, olasılıkla dinsel bir evlenme töreninden görüntüler yer almıştır. Dış yüzeyleri kabartmalarla süslü kaplar, Orta Anadolu’da İlk Tunç Çağı’nın son, Orta tunç Çağı’nın ilk evrelerinden beri bilinmektedir. İnandık vazosu da, tapınak ve başka buluntularla birlikte I.Hattuşil (İ.Ö. 1650-1620) ve I. Murşil’in (İ.Ö. 1620-1590) yaşadıkları Eski hitit Krallığı Dönemi’nden kalmadır. Söz konusu “İnandık Vazosu” halen Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

III. Hattuşil döneminde, Hitit devletinin kuzeyinde oturan ve sürekli akınlarıyla tedirginlik yaratan Kaşkalar’la Hitit-Kaşka sınırında yer alan Tiliura kentinde bir anlaşma yapıldı. III. Hattuşil, Tiliura ve sınır bölgesinin çevre yerleşimleriyle yaptığı bir anlaşmada, Hantilis’in Eski Krallık Dönemi’nde Kaşkalar için bazı yasaklar koyduğundan söz eder. Buna göre Kaşkalar Devrez Çayını geçemeyeceklerdir. Daha önce de belirtildiği gibi, Murşil döneminde yeniden kurulmuş, ama yerleşmenin tam sağlanamadığı bu kent, Kaşkalar ile yapılan anlaşmadan sonra yeniden canlandı. Anlaşma Hitit halkının buraya yeniden yerleşme koşullarını da içermekteydi. Anlaşmada, hiçbir Kaşkalı askerin ya da yurttaşın bu kente giremeyeceği, girerse suç işlemiş sayılacağı ve cezalandırılacağı belirtilmekteydi. Hitit halkından bir kişi, Kaşka ülkesinden bir esir alırsa, bu kente girmeden, kent dışında köle olarak çalıştırılabilecekti. Çoban, çifti ve köylülerin Kaşka halkı ile gizli bir anlaşma yaptıkları saptanırsa, cezalandırılacakları da antlaşmada belirtilmekteydi.

İ.Ö. 1200’lerde Yunanistan’ın kuzeyinden gelerek Trakya’dan geçen Ege Göç Kavimleri Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden oldu. Hititler, bu saldırılar sonucunda, Güney ve Güneydoğu Anadolu’ya çekilerek küçük beylikler halinde yaşamaya başladılar. Öte yandan, Karadeniz kıyısında bugünkü Çankırı’nın kuzeyinde oturan Kaşkalar da, doğuya çekilerek, Mezopotamya’nın kuzeyindeki dağlık yörelere yerleştiler.

Paflagonlar Ve Çeşitli Toplulukların Yöreye Gelişleri

Gerek Hitit İmparatorluğu dönemi öncesinde ve gerekse imparatorluğun yıkılışından sonra Çankırı’nın içinde bulunduğu Sakarya ile Kızılırmak arasındaki bölge, çeşitli toplulukların uğrak yeri oldu.

İ.Ö. 3000-2400’lerde, Akalar’ın, sonradan Paflagonya adını alan bölge kıyılarında bir süre kaldıkları, buradaki arkeolojik kalıntılardan anlaşılmaktadır. Sonradan Ege Adaları’na göç eden Akalar, oradan Mikene uygarlığını kurmuşlardı. Aynı dönemler Paflagonya’nın iç kesimlerinde Kaşkalar yaşamaktaydı. Bu dönemi, Ege göçleri dönemi izledi. Avrupa’dan Trakya yoluyla Anadolu’ya geçerek Mısır’a kadar uzanan büyük Kavimler Göçü sırasında Paflagonya bölgesinden pek çok topluluğun geçtiği bilinmektedir. Bunlar arasında dorlar, bölgede 400 yıl kadar üstünlük kurmuşlardır.

Antik Yunan kaynaklarında, Paflagonya’nın eski halkı olarak Henet, Kaukon ve Mariandina toplulukları gösterilmektedir. Henetler, Cide-Amasra arasında, Mariandinalar Ayancık dolaylarında oturuyorlardı. Kaukonlar ise, Eskişehir (Frigya) yörelerinde yerleşmişlerdi.

Paflagonlar, hatti Devleti’nin yıkılmasına yol açan Kavimler Göçü’nün karmaşası içinde, tahminen İ.Ö. 1100de bölgeye geldiler. Paflagonlar’ın geliş tarihi, Henet, Kaukon ve Mariandinalar’dan sonra, ama onların kolları olan Traklar, Bitinler ve Tinler’den önceki zaman dilimine gelmektedir. Paflagonlar, yaşam tarzı itibariyle kendilerinden önce burada yaşamış olan Kaşkalar’a benziyor, çoğunlukla çobanlıkla geçiniyorlardı. Ünlü tarihçi Herodotos Paflagonlar’ı, Persler’in Ahameniş (Akamen) sülalesine vergi ödeyen satraklıkları arasında saymaktadır. Ancak, Pafagonlar, o dönemlerde de kendi beylerinin yönetiminde özerk bir yaşam kurmuşlardı. Bir diğer ünlü tarihçi olan Ksenofon da bu bilgiyi doğrulamaktadır. Paflagonlar’ın 100.000’e yakın askerleri olduğunu anlatan Ksenofon, bu kuvvetin bölgedeki güç dengesini bozacak bir nitelikte olduğunu belirtmektedir. Bitin ve Tinler’in yanı sıra, İ.Ö. 700-650 dolayında Kafkasya’dan Kimmerler de Paflagonya’ya kadar gelmişlerdir. Kimmerler, Lidyalılar’ca buralardan atılıncaya kadar (İ.Ö. 584) bu yörede yüzyıla yakın bir süre kalmışlardır.

Pontus Krallığı

Bölgede, çok sonraları Pontus Devleti’nin kurulduğu görülmektedir. Ama devletin ilk başkenti Ameseia (Amasya) Paflagonya sınırları dışında kalıyordu. Bir Paflagonya kenti olan Sinop, sonradan Pontus Devleti’nin başkenti oldu (İ.Ö.183).

İskender’in ölümünden sonra onun komutanlarından Antigonos. Paflagonya kıyılarını ele geçirdi. Bu dönemde, Ilgaz Dağlarının güneyi Galatyalı Mersias’ın yönetimi altındaydı. Pontuslular İ.Ö. 126 dolayında, buraları da ele geçirdiler.

Paflagonlardan sonra Anadolu’ya geçmiş olan Bitimler, batıda Bursa-İznik-Bilecik dolaylarında, giderek güçlenen bir devlet kurmuşlardır. Gangra’nın (Çankırı) bir yerleşim merkezi olarak kuruluşu da bu döneme rastlamaktadır. Bu dönemlerde, yerel oyma beyleri, gerek Pontus Kralları, gerekse Bitin ve Galat beyleriyle sürekli çatışıyorlardı. Mitridates döneminde, bölge askeri hareketlere sahne olmaktan geri kalmadı. Özellikle, III. Mitridates Savaşı sona erince Pontus Krallığı parçalandı. Pompeius Magnus’un kendi adıyla anılan yasalarla getirdiği yeni bir düzen uygulanmaya başlandı. Bu yeni düzen Paflagonya’nın Pontus ve Bitimya olarak ikiye ayrılmasına yol açtı (İ.Ö. 104). Bitim Devleti ile Portus Kralı VI. Mitridates, Paflogonya’ yı aralarında paylaştılar. Paflogonyanın iç kesimleri Pilaimenes soyunun egemenliğine bırakıldı.

Roma Dönemi

MS 5 yılında Gangra (Çankırı), Antrapa (İskilip/Çorum) ile birlikte tüm paflagonya, Romanın Galatya vilayetine bağlandı.
Roma döneminde bölgeyi en çok etkileyen olay, Galatya Kralı Deitaros’un yönetimi oldu.
Deitaros, Roma İmparatoru Sezar’ın öldürülmesi olayını (M.S.41) katıldıktan sonra, Paflagonya’ya döndü ve Trokme diye anılan Galat oymağının topraklarını ele geçirdi. Deitaros Anadolu’daki Roma Eğemenliğinin önemli bir beyi olmuştur. Yönetimi altına aldığı yörede, kent yapımında ve tarımının gelişmesinde katkıları olmuştur. Roma topraklarının Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra ise, Paflagonya bir Doğu Roma Eyaleti oldu.

Bizans Dönemi

Bizans yönetimi altında Paflagonya, Honorias Pontus ya da Pilaimeles Teması diye anılan yerel bir birim durumuna getirildi. Pompeiopolis (Taşköprü) bu temanın başkenti oldu. Bu bilgilerin dışında bölgenin Bizans Dönemindeki tarihi oldukça karanlıktır. Ancak 1082’de Türklerin bölgeye gelmesiyle Bizans etkinliğinin kırılmaya başladığı görülür.

ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİ

1071’de başlayan Anadolu’nun fethi, Süleyman şahın 1075’de İzniki alarak Anadolu Selçuklu Devletinin temellerini atmasıyla devam etmiş, aynı zamanda 1080’deki büyük Türkmen Göçü ile Anadolu’daki Türk nüfusu hızlı bir artış göstermiştir. Bu fetihleri efsanevi olarak anlatan Danişmendnameye göre, Çankırı’yı fetheden Emir Karatekin, Melih Danişmend Gazi ile Emir Artuk’un arkadaşlarındandır.

Emir Karatekin, 1082’de Çankırı’yı aldıktan sonra Kastamonu ve Sinop’u topraklarına katarak egemenlik alanını genişletmiş ve gücünü sağlamlaştırmıştı. Danişmendname bu fethin Danişmendliler adına yapıldığını söylerse de, Bizans kaynaklarıyla öbür kaynaklar, Emir Karatekin’i Süleymanşah’a bağlı bir komutan olarak gösterir. Nitekim, büyük Selçuklu Sultanı Melihşah, başta Süleymanşah olmak üzere Anadolu’da kendisine karşı bağımsız bir güç oluşturan bu beylere karşı 1078’de Porsuk Bey, 1091’de Emir Bozan komutasında ordular gönderdi; Emir Karatekin’de bu ordularla çarpıştı ve savunmasını güçlendirmek için, Sinop yöresinden geri çekildi.

Türbesi Çankırı’da olan Emir Karatekin’in hangi tarihte öldüğü kesin olarak bilinmiyor. Bilinen yörenin, I.Haçlı seferinin sonuna dek Türklerin elinde kaldığıdır.1097’de İznik’i ele geçiren Haçlı ordularının Eskişehir üzerinden güneye doğru yönelmeleri sonucu Çankırı, Haçlı işgalinden kurtulmuştur. Ancak, 1100de Danişmendli beyi Emir Gazi Gümüştekin’in Malatya önlerinde Antakya Haçlı Kontu Bohemond’u tutsak alarak Niksara götürmesi, bunun üzerine de 1101’de Roymond’de Toulouse komutasındaki bir haçlı ordusunun Bohemondu kurtarmak için harekete geçti. Ankara’yı da alarak yakıp yıkan bu ordu; Çankırı önlerine gelmiş, kenti çok iyi savunan güçler karşısında başarısızlığa uğrayınca yöreyi yağmalayarak Kastamonu’ya geçmiştir. Bu ordu Amasya yakınlarında I.Kılıç Arslan ve Emir Gazi Gümüştekin’in güçlerine yenildi. Haçlılara yardım eden Bizanslıların elinde kalan Çankırı yöresinin Emir Gazi Gümüştekin 1106’da yeniden fethetti. I.Haçlı Seferinin etkisinin azalmasından sonra, kendilerini toparlamaya başlayan Anadolu Selçukluları ile Danişmendliler, birbirleriyle sürekli bir savaşa başladılar. Ayrıca Danişmendliler arasında da taht kavgaları eksik olmuyordu. Bu durumda yararlanan Bizanslılar, daha önce bitirdikleri bir çok yeri geri almaya başladılar ve 1132’de Vali Alparslan yönetimindeki Çankırı’yı da ele geçirdiler. Bir yıl sonra 1133’de Emir Gazi Gümüştekin Çankırı’yı Bizans egemenliğinden kurtardı ve 1134’de de öldü. Bunun üzerine oğullarıyla Anadolu Selçuklu Sultanı I.Mesut arasında yeni bir savaşı başladı. Bu arada Bizans İmparatoru Ioannes, Kastamonu’da bozguna uğratan Bizans güçlerinin öcünü almak için, kendi komutasındaki bir orduyla Çankırı önlerine geldi. Çankırı’daki Türk valisi öldüğünden kenti savunan güçleri karısı komuta ediyordu. Bizans ilerlemesine karşı, I.Mesut’la Danişmendli tahtına egemen olan Melik Muhammed birleştiler. Bunun üzerine Ioannes, Marmara Bölgesine doğru çekilerek kışı burada geçirdi. 1135 baharında yeni güçlerle Çankırı ve Kastamonu’yu kuşattı. Zorlu savaşlar sonunda Çankırı Bizanslıların eline geçti. Kentteki Türkler tutsak alınarak İstanbul’a götürüldü. Ancak Ioannes’in çekilmesinden kısa bir süre sonra kent Türklerce geri alındı.

I.Mesud, ölmeden önce (1155) eski Türk devlet geleneği gereğince ülkesini üç oğlu arasında bölüştürdü. II.Kılınç Arslan’ı Konya’da sultan ilan ederken, küçük oğlu Şahinşah’a Ankara, Çankırı ve Kastamonu yöresini verdi. Ancak, bu bölünme I.Mesud’un ölümünden hemen sonra taht kavgalarına yol açtı. Önce I.Mesud’un üçüncü oğlu Dolat öldürüldü. Sonra Şahinşah, Çankırı’da ayaklandı. Damatlarından Yağıbasan’da, II.Kılınç Arslan’ın sultanlığını tanımayarak Kayseri üzerine yürüdü. Uzun süren bu iç savaş sırasında Yağıbasan, Anadolu Selçuklu tahtına çıkarmak istediği Şahinşah’ın ve Bizans İmparatoru Manuel’in desteğini sağlayarak güçlendi ve 1162’de II.Kılıç Arslan’ı yendi. İstanbul’a giden II. Kılıç Arslan, Bizansla bir anlaşma yaparak, yeniden Anadolu’ya döndü ve yağıbasan’ın asıl merkezi olan Sivas’ı ele geçirdi. Bunun üzerine Yağıbasan, Şahinşah’la birleşmek için Çankırı’ya geldi ise de 1164’de burada öldü. Bu durum II. Kılıç Arslan’ın daha rahat hareket etmesini sağladı. Ankara ve Çankırı üzerine yürüyerek Şahinşah’ı yendi ve yöreyi egemenliği altına aldı.

II. Kılıç Arslan da ölmeden önce (1192) ülkeyi 11 oğlu arasında bölüştürdü. Merkezi Ankara olmak üzere Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir yöresini Muineddin Mesud’a verdi. Ancak, ülkenin bu 11 parçaya bölünüşü daha II. Kılıç Arslan’ın sağlığında kardeşler arasında taht kavgalarının başlamasına yol açtı. Ölümünden sonra bu kavga giderek büyüdü. Bütün bunlara karşın Muineddin Mesud, yöredeki Bizans topraklarında yeni fetihlere girişti. Daha sonra, aldığı bazı yerleri, 1196’da Konya tahtını ele geçiren II. Süleymanşah’a vermekle birlikte yöreyi egemenliğinde tuttu. Ancak, 1203’te Süleymanşah’ça öldürülünce, yöre doğrudan Konya tahtına bağlandı. Daha sonra I. Keykavus’un (1211-1219) 1214’te Sinop’u alması, yöreyi Karadeniz üstünden gelebilecek tehlikelere karşı daha güvenli bir duruma getirdi. Anadolu Selçukluları’nın en parlak dönemi olan Alaeddin Keykubad’ın saltanatı sırasında (1219-1237), Çankırı en dingin ve zengin dönemini yaşadı. I. Alaeddin Keykubad, alası Cemaleddin Ferruh’u kente vali atadı. II. Gıyaseddin Keyhusrev döneminde de (1237-1246) bir ölçüde süren bu durum sırasında Anadolu’nun Moğol akınlarına uğraması, Anadolu Selçukluları’nı büyük ölçüde sarstı. 1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra ülke bütünüyle Moğol egemenliği altına girdi. Bu dönemde Çankırı çeşitli baskılara uğradı. 1262’de II. Keykavus’un eski komutanlarından Ali Bahadır, Moğol egemenliğine karşı Ankara-Çankırı bölgesinde ayaklandı. Ama başarılı olamadı ve kaçmak zorunda kaldı. Moğollar’ın yöredeki egemenliğini temsil eden Sinop Beyi Muineddin Mehmed Pervane, 1293’te Çankırı’yı yağmaladı, her türlü para, mal, hayvan ve ürünü topladı.

BEYLİKLER DÖNEMİ

Çankırı yöresinin II. Kıçılarslan’ın oğlu Muineddin Mesud’ca yönetildiği dönemde (1192-1203), Kastamonu’da fetihlere girişen Hüsameddin Çoban Bey, daha sonraları yörede babadan oğula geçen bir gemenlik kurmuştu. Çankırı Fatihi Emir Karatekin’in soyundan olan Hüsameddin Çoban Bey, I. Keykavus döneminde (1211-1219) Melik ülumera (Beylerbeyi) unvanı taşıyordu. Çoban Bey, I. Alaeddin Keykubad’ın tahta çıkışında (1219) Konya’ya giderek bağlılığını bildirmesi sonucu I. Alaeddin Keykubad da onun beylik belgesini yenilemişti. Yöredeki geniş Türkmen kitleleriyle birlikte Çoban Bey, bir uç beyi olarak, Bizanslarla sürekli savaştı ve 1223’te Kırım’a yapılan sefere de katıldı. Bu tarihten sonra kaynaklarda adına rastlanmayan Çoban Beyin öldüğü yer ve zaman bilinmemektedir. Yerine geçen oğlu Hüsameddin Alp Yürek’in de yaşamı ve beylik süresi üstüne bir şey bilinmiyor. Onun dönemi üstüne bilgilerimizin yokluğu, 1243 ten sonra Anadolu Selçukluları’nın Moğol egemenliğine girmesiyle de ilgilidir. Nitekim, 1258 tarihli bir belgeden yöre gelirinin Vezir Tuğrayi’ye verildiği anlaşılmaktadır.

Candaroğulları Yönetimi

İlhanlı tahtında Geyhatu, Anadolu seferinde II. Mesud’a yardım ederek Yavlak Arslan’ın ortadan kaldırılmasını sağlayan Şemseddin Yaman Candar’a bu hizmetine karşılık Eflani yöresini vermişti. Onun ölümünden sonra, yerine geçen oğlu Süleyman Paşa, 1309’da bir baskınla Kastamonu’yu ele geçirerek Mahmud Beyi öldürdü ve Çobanoğullarının yöredeki egemenliğine son verdi. 1341’den sonra ise oğlu İbrahim Bey’i Candaroğullarının başında görüyoruz. O da 1345’te ölünce yerine amcasının oğlu Adil Bey geçmiştir. 1361 de beylik tahtına Celaleddin Bayezid Bey çıkmıştır. Celaleddin BayezidBeyin dönemi Candaroğulları ile Osmanlılar arasında ilk ilişkilerin ve çatışmaların başladığı dönemdir.

Bayezid Bey, ölümünden önce beyliği küçük oğlu İskender Bey’e bırakmak istiyordu. Buna karşı çıkan büyük oğlu Süleyman Paşa, kardeşi İskender Bey’i öldürdükten sonra Osmanlılara sığındı. I. Murad’ın desteğini sağlayan Süleyman Paşa, Osmanlı güçleriyle birlikte Kastamonu üzerine yürüdü ve 1384 yılında Kastamonu Osmanlıların eline geçti. Bunun sonucunda Bayezid Bey Sinop’a gitti ve böylelikle beylik ikiye ayrılmış oldu. Kısa bir süre sonra Süleyman Paşa Osmanlı baskısına karşı çıkarak beylikten ayrıldı. Ama halk onun yönetimini tuttuğundan, bu kez Osmanlılar yöreden çekildiler ve bu yerleri Bayezid Bey’e bırakmak istediler. Bunun üzerine Bayezid Bey, Süleyman Paşa’ya karşı harekete geçerek Kastamonu’yu aldı. Daha sonra yeniden Osmanlı’nın desteğini sağlayan Süleyman Paşa, babası Bayezid Bey’in de 1385 te ölmesiyle kesin olarak beyliğin yönetimini ele geçirdi. İlk önceleri Osmanlılarla dostça geçinen Süleyman Paşa sonraları, özellikle Kadı Burhaneddin Ahmed’le anlaşarak Osmanlılara karşı çıktı. Yıldırım Bayezid 1392’de Süleyman Paşa’yı yendikten sonra öldürüldü ve Candaroğulları Beyliği topraklarının büyük bir bölümünü Osmanlı topraklarına kattı. 1392’den sonra yalnızca Sinop yöresinde egemenliğini sürdüren Süleyman Paşanın kardeşi İsfendiyar Bey, 1402’de Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle, Candaroğulları Beyliğinin eski topraklarını yeniden ele geçirdi. Hatta Timur yardımlarına karşılık, İsfendiyar Bey’e Çankırı’nın güneyindeki Kalecik’e değin uzanan toprakları verdi. İsfendiyar Bey Fetret Döneminde Osmanlı şehzadeleri arasında taht kavgasında dikkatli bir siyaset izleyerek yan tutmadı. 1423 yılında Çelebi Mehmet’in kesin olarak egemenliğini kurmasından sonra da Osmanlılara karşı sürekli bir dostluk siyaseti güttü. 1416 Eflak seferinde, oğlu Kasım bey komutasında bir birliği Çelebi Mehmed’e yardım için gönderdi. Ancak, sefer dönüşünde Kasım Bey, Çelebi Mehmed’den Çankırı, Kalecik, Tosya, Kastamonu ve Küre-i Nuhas (Küre) yöresinin kendisine verilmesini istedi. İsfendiyar Bey de Kastamonu ve Küre-i Nuhas (Küre) dışındaki yerleri Kasım Bey’e değil, Çelebi Mehmed’e bırakacağını bildirdi. Sonuçda Ilgaz Dağısınır olmak üzere güneyde kalan Çankırı, Kalecik ve Tosya yöresini alan Çelebi Mehmed, 1417 de buraları Kasım Bey’e verdi. Çelebi Mehmed’in 1421 de ölümü, İsfendiyar Bey’in harekete geçmesine neden oldu. Önce Kasım Bey’in üstüne yürüyerek Çankırı’yı ele geçirdi ise de II. Murad Çankırı’yı geri aldı. Bundan sonra Osmanlılarla Candaroğulları arasında kısa süreli birkaç savaş daha oldu. 1423 te varılan anlaşmadan sonra, ilişkiler genellikle dostça sürdü.

OSMANLI DÖNEMİ

Çankırı yöresi 1417’den sonra Candaroğulları’ndan Kasım Bey’in yönetiminde Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte, Kastamonu ve Sinop yöresinde Candaroğulları’nın egemenliği sürüyordu. 1461’de Fatih Sultan Mehmed, Trabzon seferine giderken, askeri ve ekonomik önemi olan Sinop’ u elinde tutan ve Trabzon’ daki Pontus Devleti’yle de ilişkileri olan bu beyliği kesin olarak ortadan kaldırdı.

Kasım Beyin 1464′ den sonra ölmesiyle Çankırı, Osmanlı yönetim düzeninde Anadolu Eyaleti’ ne bağlı bir sancak merkezi oldu. II. Beyazid’ in oğullarından Alemşah’ ın oğlu Osman Çelebi de, bir süre, Çankırı’da sancak beyi olarak bulundu. Ayrıca Çankırı doğuya yapılan seferlerde bir menzil yeri olarak belirlenmişti.

XVI. yy’ ın ortalarında bozulmaya başlayan ekonomik yapı ile birlikte artan toplumsal devinimler Anadolu’ nun öbür kentleri gibi Çankırı’yı da etkilemiştir. XVI. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan bir başka önemli sorun da besin maddelerinin darlığı olmuştur. Bu darlık nedeniyle özellikle 1574, 1575 ve 1576 yıllarında büyük sorunlar ortaya çıkmıştır. 1574’te Anadolu’ nun çeşitli kentlerine zahire mübaşirleri yollandı. Bunlar beylerbeyleri ve sancak beyleri ile birlikte zahire satın almakla görevlendirilmişlerdi. Halkın tohumluk ve yiyecek gereksiniminden fazlası o günkü fiyat üzerinden toplanacaktı. Ama bu yöntem etkili olmadı; genellikle halkın elindeki alınırken yörede etkili kişilerin zahirelerine dokunulmuyordu. Ayrıca rüşvet, önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştı.

Bu dönemde toplumsal açıdan önemli bir olay da devlet görevlilerinin devlete karşı çıkarak, etkili oldukları yörelerde başına buyruk bir yönetim kurmalarıdır. Bunların başında tımarlı sipahiler geliyordu.

Çankırı Sancağı’ na bağlı Kurşunlu Kazası’ndan baba oğul her ikisi de tımarlı sipahi olan Mehmed ve oğlu Murad adlı kişiler, tımarlı olmalarına karşın rüşvetle subaşı olmuşlardı. Bu kişiler eşkıya reisi İbrahim ile birlikte yasal olmayan bir biçimde halktan para topluyorlardı. Bu durum karşısında dayanma gücü kalmayan halk, durumu İstanbul’ a bildirmiş, ayrıca, öbür kazalardan da kurullar yollanmıştı. Verilen emirde sancak beyinin, Kurşunlu ve Çerkeş kadıları ile birlikte bu iki zorbayı denetlemesi istenmiştir. Yollanan emir gereği üç kadı ile Çankırı Sancakbeyi, Kurşunlu’da tımarlı sipahi Mehmed ve oğlu Murad’ı yargılamaya başladılar. Bu tür davalarda, çevreye “davası olan gelsin” denilerek haber vermek gelenkti. Bu haber üzerine kalabalık bir şikayetçi topluluğu Kurşunlu’ya geldi. Bu arada olayı duyan çevredeki tımarlı sipahiler de toplanmışlardı. Bunlar, davacılara saldırarak, mahkemeyi bastılarsa da büyük bir tepki ile karşılaşınca, Kurşunlu’ dan kaçarak canlarını kurtarabildiler. Sancakbeyi, bu durumda yargılamanın yapılamayacağını bildirerek oturumu terk etti. Halkın direnmesine karşılık, sipahileri tutan sancakbeyi kadıları da razı ederek davayı açtırmadı. Bunun üzerine İstanbul, bu önemli davanın görülmesi için Ankara ve Sivrihisar kadılarını görevlendirmek zorunda kaldı. Yine aynı yıllarda Kara Kader, Cafer, Kirmani ve Şah isimli eşkıyaların da Çorum ve Çankırı yöresinde yol kesip hırsızlık yaptıkları bilinmektedir.

1576′ da tüm Anadolu’yu etkileyen suhte (medrese öğrencisi) hareketleri, Çankırı ve dolaylarında da görüldü. Örneğin 3 Ramazan 973 (24 Mart 1566) tarihinde Amasya Beyi’ ne yazılan bir yazıda; “Kengırı sancağında bazı gurbet ve suhte taifesinin toplanarak adam öldürdükleri ve yağmacılık yaptıkları haber alındığından, bu gibilerin üzerine il erlerinin gönderilerek haklarından gelinmesi”, 21 Şevval 973 (11 Mayıs 1566) tarihli Lalaya ve Sultan Murad Lalasına yazılan diğer belgede de; “Bolu’ da ve Kastamonu’ da suhte, Kengırı’da da gurbet taifesinin toplanıp eşkıyalık yapmalarına mani olunması ve suçu sabit olanların cezalandırılması” istenmektedir.

Bu olaylar sonucu halkın yöneticilerle olan ilişkilerinin gerginleştiği, halkın zaman zaman ayaklananları ve eşkıyayı yöneticilere karşı kullandığı bilinmektedir. Sonuçta ise yöneticiler kendilerini korumak amacıyla devriye birlikleri kurmuş, böylelikle halkla ilişkileri daha da gerginleşmişti.

Anadolu’nun hemen her yerinden “selamlık”, “sekban akçesi” adı altında vergi toplandığına ilişkin haberler geliyordu. Tosya kadısı, Çankırı Sancakbeyinin kethüdası hakkında yolladığı bir şikayet mektubunda, kethüdanın sancakta görevli tımarlı sipahilerle düzeni sağlaması gerekirken paralarını alarak sipahilere izin verdiğini, bunların yerine iki yüz adam toplayarak, sancak halkına vergi saldığını bildiriyordu. XVII. yy’ın başlarında İzmit’te Çankırı ve Çorum’a dek uzanan sancaklarda, beylerin buyruğunda çalışan zorbaların, subaşı ve kethüda olarak, sekban bölükleriyle birlikte köyleri talan ettikleri yolunda İstanbul’a sürekli şikayetler geliyordu.

1603 yazında, Çankırı halkı adına İstanbul’a gönderilen bir arzda, sancakbeyinin halka iki kez vergi salarak, yirmişer kuruş topladığı, “yaylak harcı” olarak bir akçe yerine bir kırmızı (altın) aldığı, bunları her ay yandaşı subaşı ve sipahilere gönderdiği belirtiliyordu. Halk, sancakbeyinin denetlenmesini ve topladığı paraların hazine adına kendisinden geri alınmasını istemekteydi. İstanbul’dan Sancakbeyi’ne gönderilen yazıda yanlarında zorba (yeni sipahi) bulundurmamaları emredilerek, bunlara uyulması, sancağın elinden alınacağı bildiriliyordu.

XVIII. yy’da, Çankırı, Anadolu Eyaletine bağlı bir sancak olma durumunu sürdürüyordu. Bu dönemde Çankırı Sancağı yönetiminde bir mütesellim bulunuyordu. Sancakların, sayıları gittikçe artan mütesellimlerce yönetilmesinde bu yerlerin arpalık olarak verilmesinin büyük ölçüde etkisi vardı. Sancaklar, arpalık olarak, genellikle vezirlere verilmekteydi. Bu sancaklara atanan paşalar genellikle yerel güçler ve zorbalarla anlaşamıyor, çoğu kez zorbalarca haksız olarak İstanbul’a şikayet ediliyorlardı.

XVIII. yy başlarında bozulan ekonomik durum sonucu vergilerde önemli artışlar olmuştur. Örneğin “nüzul vergisi” 1712’da Çankırı’da hane başına 600 akçeye yükselmişti. Ayrıca, 30 akçe’de bunları toplamakla görevli mübâşirlere veriliyor ve vergi böylece 630 akçeye ulaşıyordu. Malikhâne olarak verilmiş köyleri ve mukataaları ellerinde tutanlar bu vergilerini devlete peşin olarak ödediklerinden, buralardan kendileri için vergi toplamaktaydılar. Bazı malikhane sahipleri vergilerin yeniden belirlenmesi ve yeni yerleşenlerin vergilendirilebilmesi için İstanbul’a başvurmaktaydı. Örneğin Çankırı’da Ali adlı bir malikhane sahibi, malikhanesine bağlı köylerde yeniden “haric ez defter” (defter dışı) kişilerin ortaya çıktığı, bunlardan çift vergisi alamadığı bildirerek, bunların deftere işlenmesi için tahrir yapılmasını istemişti. Bu istek olumlu karşılanarak tahrir yapılması için “emr-i şerif” çıkartılmıştı.

XVIII. yy’ın ikinci yarısında devleti uğraştıran önemli sorunlardan birini de, bir türlü toprağa yerleştirilemeyen göçebe Türkmenler oluşturmuştur. Anadolu’daki sancaklara yazılan fermanlarda yol kesen eşkıyalarla birlikte Türkmenlerin de cezalandırılması istenmekteydi. Bu gruplar Çankırı ve dolaylarında etkili olmakta ve çevreye zarar vermekteydiler.

Bu dönemde, özellikle vergi toplamada ve başka kamu işlerinin görülmesinde devlet görevlilerinin büyük yolsuzluklar yaptıkları, halktan yasalarda bulunmayan vergiler topladıkları anlaşılmaktadır. Örneğin, Çankırı halkı, vergi toplamakla görevli mutasarrıfı, görevinden ayrıldıktan sonra, İstanbul’a şikayet etmiştir. 1710’da yapılan bir şikayette, daha önce Çankırı Mutasarrıfı olan Bulad Paşa oğlu İsmail Paşa’nın sancaktaki bazı kazalardan haksız vergi aldığı bildirilmiş, durumun incelenmesi için Çankırı Kadısı’na bir ferman ve sadrazam mektubu yollamıştır. Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması sonucu ortaya çıkan ayânlar, 1768 Osmanlı-Rus Savaşında devletin onlardan yardım istemek zorunda kalmasıyla daha da güçlenmiştir. Bunlar, bu dönemden sonra salt ayân olarak kalmamışlar, güçlerini artırmışlar. Bunlar bu dönemden sonra salt oğula geçen hanedanlar kurmuşlardır. Bu ailelerden biri Çankırı’yı da içine alan geniş bir alanda hüküm süren Çaparzâdeler’dir. Bu aile iki yüzyıla yakın egemenliğini sürdürmüştür. Bu dönemde aralarında Çankırı’da olmak üzere bir çok ayân hakkında sayısız şikayetler yapılmıştır. Çankırı’ya bağlı pek çok köyden, Mustafa Hatip oğlu Emrullah ve yardakçılarının yüz elli-iki yüz kuruş aldıkları ve halka eziyet ettikleri yolunda şikayetler olmuştur. Çeşitli köylerden gelenler ile şikayet edenler arasında yapılan duruşmada, şikayetlerin asılsız olduğu anlaşılmış ve durum Haziran 1802’da Çankırı Kadısınca bir mektupla İstanbul’a bildirilmiştir. Çankırı’nın Çaparzade Süleyman Beyin (1782-1813) bölgesi olması nedeniyle, Çankırı Sancağı’na bağlı Şabanözü’nde ayânlık iddia eden Hacı Ali oğlu Mehmed’in cezalandırılması görevi Süleyman Beye verilmiştir. Yapılan araştırmalar sonucu Mehmed hakkında yapılan şikayetlerin doğru olmadığı anlaşılmış ve Mehmed resmen ayan olmuştur.
Çankırı ve çevresinde etkili olan Çaparzadeler önceleri yalnızca Bozok (Yozgat) Mütesellimi iken, daha sonra aile kısa sürede daha da büyüyerek gücünü arttırmıştır. Çaparzade Süleyman Bey döneminde devlet bu aileden sık sık yardım istemiştir. Devlet, kimi zaman ayânlardan birinin yolsuz bir davranışını önlemek için öbür ayânları kullanıyordu. Örneğin, Anadolu’da çeşitli sancaklardan buğday istemişti. Bu sancaklar arasında Çankırı da bulunuyordu.
Çankırı da halk, ayândan bazı kişilerle anlaşarak, halkın sefer nedeniyle bir çok ödemede bulunduğunu belirtmiş ve zahireyi eksik vermişti. Bunun üzerine sancak mutasarrıfın vekili olan mütesellime, ayânların “sürgün ve kalebend” edilerek gereği gibi cezalandırmaları ve istenen buğdayın verilmesi emredilmiştir.

Çankırı XIX. yy’da ana ulaşım yollarının dışında kalan bir yerleşim merkezi olduğundan fazla gelişmemiştir. Ekonomik yaşamda geleneksel üretimi biçimi sürmüş, buna bağlı olarak da önemli bir nüfus hareketliliği olmamıştır. Aynı dönemde Osmanlı merkezi yetkesinin zayıflaması, Kadıkıran isyanı ile Çankırı’ya da yansımıştır.

Türkmen kökenli ve isminin de Kadıkıran Mehmet olduğu bilinen kişinin isyan hareketi, Osmanlı coğrafyasında diğer bir takım isyanların olduğu tarihle paralellik göstermektedir. Aynı zaman dilimi içerisinde Tepedelenli Ali Paşa’nın, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve Yunan ayaklanmasının başlaması Osmanlı yönetimini güç durumda bırakmıştır. Kadıkıran Mehmet’in 3.000 kişi ile birlikte ayaklanması üzerine İbrahim Paşa, adamlarından Koca Arab’ı ayaklanmayı bastırmak üzere göndermiştir. Bu arada Kadıkıran, sıraya başvurarak affedilmesi ve bir il verilmesini talep etmişse de bu isteği reddedilerek hakkında idam fermanı çıkarılmıştır. Kuvvetlerinin sayısını 5.000’e çıkaran Kadıkıran ile Koca Arab’ın Çankırı’daki Dümeli ovasında karşılaştığı tahmin edilmektedir.

Ayaklanma bastırılınca Kadıkıran Mehmet önce İran’a, oradan da Rusya’ya sığınmış, Rusların Tiflis elçisi de onu Erzurum’a, oradan da İstanbul’a göndermiştir. Kadıkıran Mehmet’in ayaklanma öncesinde ve sonrasında Çankırı Merkezi ile İl sınırları içerisinde oturduğu ve burayı merkez yaptığı tahmin edilmektedir.

XIX. yy’ın ilk yarısında Çankırı Ankara Vilayetine bağlı iken, ikinci yarısında, yeni idarî ve mülkî yapılanmaya paralel olarak Kastamonu Vilâyetine bağlanmıştır. Bu dönemde Kastamonu vilâyetine Çankırı ile birlikte Sinop ve Bolu sancakları da bağlıydı. 1894 yılında Çankırı merkez kazaya Koçhisar (Ilgaz), Şabanözü ve Tuht (Yapraklı) nahiyeleri, Çerkeş kazasına da Karacaviran, Bayındır ve Ovacık nahiyeleri bağlıydı. Çankırı sancağına dönem dönem Kalecik ve İskilip kazalarının da bağlandığı bilinmektedir.

1899’da Çankırı merkezde askerî birlik olarak İkinci Kastamonu Fırkasının Üçüncü Kastamonu Livasına bağlı Altıncı Çankırı Alayı, Ilgaz’da Beşinci Kastamonu Alayına bağlı İkinci Koçhisar Taburu vardı. Subaylarının çoğunu Yunan ve Girit savaşları gazilerinin oluşturduğu söz konusu askeri birliklerin yanı sıra Çerkeş’te On İkinci Safranbolu Alanının İkinci Taburu bulunmaktaydı.

EVLİYA ÇELEBİ’NİN SEYAHATNAMESİ’NDE ÇANKIRI

Kengırı Kal’ası: Dağıstan ve Türkistan içre kalmış bir vilâyettir. İlkin Kastamonu hâkimi ve Kötürüm Muharrem nâmelik vâsıtasıyla Brusa Rûm tekfûrundan feth edilmiş ba’de Yıldırım Han’ın eline geçmiştir. Sonra Çelebi Sultan Mehmed (822) tarihinde tekrar feth etmiştir. Zirâ timür vak’asında elden çıkmış idi. Anadolu eyaletinde sancak beyi tahtıdır. Beyinin hâsı (35781) akçedir. Yedi zeâmet (381) tımârı vardır.

Alaybeyi, Çeribaşı ve Yüzbaşısı vardır. Kanun üzre cebelileri ile beyinin livâsı altında bin beş yüz askeri olur. Üç yüz pâyesiyle şerif kazâdır. Üç Divân, Dört Divân, Kızıl Öz, Alaca Öz, Alaca Mescid divânlarına kadar on iki divân nâhiyeleri vardır. Kadısına senevî üç bir guruş beyine on bir guruş hâsıl olur. Amma şirret iblîs-i telbîs kavmi vardır. Sipâh yeri olmağla kethüdâ yeri yeniçeri serdârı müfti, nakib, muhtesibi, şehir kethüdası, şehir subaşısı vardır. Kal’ası murabba’ü’şekl seng bina, köçek bir ribat, bir kapusu. Vâroşu vâsi-i fezade olup dört bin kadar bağlı, bağçeli ma’mür haneleri havidir. Camilerinin en meşhuru (Sultan Süleyman Hân Camii) olub bir minareli kurşun ile mestûr müzeyyen bir cami-i ma’murdur. Âb û havası latif, halkı oldukça garib – dost olub memduhatından beyaz pirinç bozası meşhurdur.

EVLİYA ÇELEBİ BİN DERVİŞ MEHMED ZİLLÎ

[Müellif]; Evliya Çelebi Seyahatnamesi, [Tab-ı: Ahmed Cevdet], İlk Tâb-ı, 3. Cilt., ss. 250-251, Dersaadet’te.
“İkdâm Matbaası”, 1314 (1896)

Aynı yıl Çankırı’da 743 mahalle ve köy varken, XX. yy’ın başlarında sancağın genel nüfusu kadın 76.375 ve erkek 77.417 olmak üzere toplam 153.792 kişiydi. Nüfusun % 1’ini gayr-i Müslim ahali, kalanın ise Müslümanlar oluşturuyordu.
1867 yılında, ilk olarak, bugünkü Ziraat Bankasının temeli sayılabilecek Menafi-i Umûmiyye sandıkları Çankırı, Çerkeş ve Kalecikte de açılmıştır.
1869 yılında açılan hastane, bugünkü Çankırı Hastanesidir. Daha sonraki sâlnâmelerde de görüleceği gibi İnaç köyündeki bir dakik (un) fabrikasının geliri söz konusu hastanenin giderlerine ayrılmıştır.

1872 yılında, diğer sancaklarda olduğu gibi Çankırı Sancağında da Ziraat Komisyonu’nun oluşturulduğu, tarımda üretim çeşitliliğini arttırıcı yöntem arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin çeşitliliğini arttırıcı yöntem arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin ağırlıkta olduğu bölgede ilk defa düzenli olarak susam ve afyon tohumu ekiminin yapıldığı ve deneme maksatlı olarak bütün sancak dahilinde 20.000 adet dut fidanı ile 264.500 adet tütün fidanı dikiminin gerçekleştirildiği bilinmektedir. Aynı yıllarda merkez ilçede 20.000 adet cehri fidanı, Çerkeş Kazasında da afyon tohumuna ilâveten 33 kıyye (okka) kendir tohumunun ekimine başlanmıştır.
Balkan savaşı sonrası, gerek savaştan memleketlerine dönen askerler, gerekse muhacirlerle Anadolu’ya yayılan kolera, tüm kentleri olduğu gibi Çankırı’yı da etkilemiştir. Bu dönemde başta Çankırı-İskilip yolu olmak üzere Çankırı-Tosya, Çankırı-Ankara ve Çankırı- Kastamonu yollarında kordonlar oluşturularak şehir adeta karantina altına alınmıştır. Mutasarrıflık ve belediyenin koordinasyonunda, muvazzaf askerler ile halkın da katılımıyla bu salgın hastalık, mümkün olan en az kayıpla atlatılmıştır.

Çanakkale Savaşı sırasında eşlerini ve babalarını cepheye gönderen Çankırı kadınlar ve çocukları boş durmamış, kurdukları “Kengırı Askere Yardımcılar Derneği” ile satın aldıkları yün ipliğini Ankara’daki 5. Kolordu tarafından ödenmek üzere iplik yapıp çorap örerek söz konusu Kolordu merkezine göndermişlerdir.
Çankırı Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait sosyal ve siyasal tarihi için birincil derecede önemli kaynak, Çankırı Şer’iyye Sicilleri’dir. Halen Ankara Milli Kütüphane’de bulunan söz konusu Şer’iyye Sicilleri 76 defterden oluşmakta ve h. 1063-1330 (1653-1914) yıllarını kapsamaktadır. Çankırı Şer’iyye Sicilleri’nin transkripsiyonunun yapılması ve bugünkü dilimize çevrilmesi ile ilin tarihindeki bir çok karanlık nokta aydınlanmış olacaktır.

Mütareke ve Milli Mücadele

Mondros Mütârekesi imzalandığında Çankırı, Kastamonu vilayetine bağlı bir sancaktı. Gerek birinci dünya savaşı yıllarında gerekse milli mücadele döneminde savaşın doğrudan etkilerini yaşamadığı için, Çankırı’nın önemli bir yıkıma uğradığı söylenemez. Topraklarının verimsizliği ve ticaret yollarının dışında olması nedeniyle güçlü bir eşraftan yoksundu. İşsizlik yaygındı. Savaştan dönenlerin iş bulamaması, zaten yoksul olan halkı daha da yoksullaştırmıştır. Bu nedenle savaşı izleyen yıllarda eşkıyalık olayları oldukça artmıştı. Aynı dönemde, Merzifon’daki Amerikan Koleji merkezli olan ve Anadolu’nun kuzeydoğusunda bir Rum Pontus Devleti kurmayı amaçlayan örgüt Çankırı’da gizli çalışmalar yürütüyordu. Örgütün zaman zaman silahlı saldırılar yapması, dikkatlerin Çankırı üzerinde yoğunlaşmasına yol açıyordu. Kuracakları devletin Çankırı’yı içine alacağını ileri süren Pontusçular’ın o günlerdeki en önemli eylemi Ilgaz Dağı Doruk mevkiindeki jandarma karakolunu basmaları ve Jandarmaları öldürmeleriydi. Çankırı halkının büyük tepkisine yol açan bu olaydan sonra, Müslüman halkla Ermeni ve Rumlar arasında ciddi sürtüşmeler baş gösterdi.

Öte yandan Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milletvekillerinin sürekli göz hapsinde tutulmaları nedeniyle İstanbul’da çalışma olanağı kalmamıştı. Bu yüzden 1920 Mart sonlarında Anadolu’ya göç başladı. Bu arada 12 Mart 1920’de Mustafa Kemal bir genelge yayınlayarak olağanüstü bir meclis toplanması gereğini dile getirdi. Bütün il ve sancaklarda temsilci seçimi yapılmasını istedi. Seçilecek temsilcilerden oluşacak bu meclise, daha önce İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görev alan milletvekilleri de davetliydi. Bu davete uyan çok sayıda milletvekili ve aydın İstanbul’u terk etmeye başladı. Bu yolculuk esnasında başlıca yol izleniyordu. Bunlardan birincisi Adapazarı Geyve-Düzce Bolu üzerinden Ankara’ya ulaşan karayolu, ikincisi de Şile- İnebolu deniz karayoluydu. İnebolu’da karaya çıkan milletvekilleri at sırtında Kastamonu’ya gidiyor, oradan da Çankırı’ya geçip bir iki gün konakladıktan sonra, Ankara’ya ulaşıyorlardı.

13 Nisan 1920 de başlayan birinci Düzce- Bolu ayaklanması, kısa sürede bölgenin benzer toplumsal özelliklerine sahip ilçeleri olan Gerede, Beypazarı ve Safranbolu’ya yayıldı. Ayaklanmanın Ankara’yı da etkileyebilecek bir boyuta ulaşması üzerine Mustafa Kemal 24 Nisan da, Bursa’da bulunan 20 nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya şu telgrafı çekti:
“Ayaklanma, Safranbolu ve Çerkeş’e yayılmıştır. Karışıklığın Ankara’ya doğru geliştiği görülmektedir.Ankara’da faydalanılacak 700 kişi kadar kuvvet vardır. Oradan alacağınız azami kuvvetle Ankara’ya gelmeniz gerekmektedir. Yüksek cevaplarınızı makine başında, ivedi olarak beklemekteyiz.”

Bu arada Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Bey de 25 Nisan da Çankırı’ya gelen 58 nci Alay Komutanı’na bir telgraf çekti. 58 nci Alay’ın hızla Çerkeş’e giderek ayaklanmayı bastırmasını istedi. Bunun üzerine 58 nci Alay Çerkeş’e yürüdü. Dört gün sonra 29 Nisan’da Kastamonu Valisi Cemal Bey, ayaklanmanın sonucuna ilişkin olarak Ankara’ya şu bilgiyi verdi:

“Dışarıdan gelen bazı fesatçıların kışkırtmalarıyla Safranbolu’daki dükkanlar kapanmış, telgraf muhaberesi kesilmiş ve önceden oraya gönderilmiş olan jandarma takım komutanının vazifeden alıkonulmuş olduğu… Ayrıca, Çerkeş ve Safranbolu’ya gönderilen milli kuvvetlerin dün İlçelere olaysız girdiği ve her iki ilçede sıkıyönetim ilan edildiği…”
Çerkeş’teki küçük çaplı ayaklanmayı bastırdıktan sonra, 58 nci Alay 5 Mayıs’ta, Binbaşı Vasfi Beyin komutasında Gerede’ye yürüdü. Ancak, burada yoğun bir ateşle karşılaşan birlikler dağılarak Çerkeş’e çekilmek zorunda kaldılar. Ertesi gün, bu kez Kızılcahamam Müfrezesi’nin düzenlediği bir saldırı Gerede önlerinde yine bozguna uğradı. Durumun yeniden kötüye gitmesi üzerine, başarısızlıkları komutanların becerisizliğinde gören Mustafa Kemal, Geyve’ye gelmiş bulunan Ali Fuat Paşa’ya yeni bir telgraf çekti ve acele önlem alınmasını istedi:

“Ayaklanma durumunun önemini hakkıyla tahmin edeceğinize eminim. Kızılcahamam ve Çerkeş istikametlerinde, sonradan yeni bir şiddetle genişleyen ayaklanma Ankara’yı dışardan da tehdit edecek bir durum almıştır. Ankara, Keskin ve Haymana gibi civarı ile beraber; ancak maddi baskı altında kendisini gösteremeyen bir fesat yuvası bulunduğu muhakkak olduğundan, bugün Ankara, yani bütün milli varlık, tehlike altında sayılmak gerekir. Konya ayaklanması’nı da ayrıntılarıyla bilmektesiniz. Bundan dolayı, her şeyden önce, Ankara’da tam anlamıyla güvenlik sağlamak için, bu fesat alanını çevreleyen Safranbolu-Çerkeş-Kızılcahamam-Beypazarı- Mudurnu-Geyve hakkında savunmaya geçilmesi gerekmektedir.bir defa bu durum tespit edildikten sonra, ayaklanmanın yok edilmesi için esaslı tertipler düşünülebilir. Bundan dolayı Adapazarı’na taarruzdan vazgeçebilir. Sizin, Geyve’den ayrılmanızda bir sakınca yoksa, bütün bu işleri bizzat idare etmek üzere Ankara’ya şeref vermeniz uygun olur.”

Mustafa Kemal’in bu telgrafı üzerine, Ali Fuat Paşa ayaklanmayı bastırmakla görevli birliklerin başına geçti; Çerkez Ethem güçlerinin de bu birliklere katılımıyla Düzce-Bolu Ayaklanması 1920 Mayıs sonlarında bastırıldı.
Aynı yıl 19 Temmuz’da patlak veren İkinci Düzce Ayaklanması sırasında 58 nci Alay’a bağlı birliklerin Çerkeş’te bulunması nedeniyle, İlçede herhangi bir olay meydana gelmedi. Tersine buradaki birlikler Gerede Ayaklanması’nın bastırılmasında önemli bir rol oynadılar.

Doğrudan işgal görmediği ve işgal bölgelerinden de oldukça uzak olduğu için, Çankırı’da işgale karşı örgütlenmeler, ancak, Mayıs 1920 den sonra gerçekleştirildi.
Çankırı ve yöresi Milli Mücadele günlerinde, doğrudan işgale uğramamış olmasına karşı yoğun askeri etkinliklere sahne olmuştur. Bu dönemde Çankırı deniz yoluyla yapılan ulaşım ve taşıma işlerinde önem kazandı. Deniz yoluyla İnebolu Limanı’na gelen Osmanlı ordusu subay ve erleri, burada oluşturulan bir ulaştırma örgütünce önce Kastamonu’ya oradan da Çankırı yoluyla Ankara’ya Batı Cephesi’ne gönderiliyordu. İstanbul’da Kuvvayyı Milliye örgütünce gönderilen silah ve cephanelerin taşıma işi de aynı yolla yapılıyordu. Giderek, buradaki lojistik etkinlikler yoğunlaştırıldı ve 02 Şubat 1921 de Çankırı da bir Menzil Nokta Komutanlığı kuruldu. Ulaştırma ve taşıma işleri de bu komutanlık aracılığıyla yürütülmeye başlandı.

Çankırı’daki lojistik etkinlikler, Sakarya Savaşı sırasında daha da büyük bir önem kazandı. Nitekim, 25 Ağustos 1921 de Çankırı’da bir hafta içinde 1.000 yataklık bir askeri hastane kuruldu. Çevre halkın yardımlarıyla donanımı tamamlanan hastanede, cepheden gelen yaralıların bakımı yapılıyordu. Çankırı’nın bu işe ön ayak olması öbür illerin halkını da harekete geçirdi ve kısa zamanda cephe gerisinde önemli bir lojistik ve sağlık hizmetleri ağı kuruldu.

05 Mart 1922 de ise, Çankırı’da oluşturulan bir “amele taburu” na yol ve köprüler onartıldı. Kışla ve menzil yapımlarında da kullanılan bu tabur, askerlik çağını geçirenlerden ve sakatlardan oluşuyordu. Tabur, Büyük Taarruzdan sonra dağıtıldı.

ATATÜRK ÇANKIRI’DA

Atatürk 23 Ağustos 1925 günü sabahın erken saatlerinde yeni bir Anadolu gezisine çıkıyordu. İki otomobil hazırlanmıştı. Birine Atatürk, Kütahya Milletvekili Nuri (Conker) Rize Milletvekili Fuat (Bulca), ötekine Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik (Bıyıklıoğlu), Başyaver Rusuhi, Yaver Muzaffer (Kılıç), Muhafız Birliği Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe), Özel Kalem’den Lütfi Bey bindiler. Yaverler ve İsmail Hakkı (Tekçe) nın dışında herkes sivil ve şapkalı idi. Bu gezinin özelliği de Kastamonu ve İnebolu’da Şapka Devrimini fiilen başlatmaktı.

Yolda Kalecik’e uğradılar. Tüney Hanı’na geldikleri zaman Çankırı Valisi Cemil, Çankırı Milletvekillerinden Talat, Ziya ve Rifat beyler, Çankırı Belediye Başkanı ve daha başkaları Atatürk’ü karşıladılar. Öğleye doğru Çankırı’ya giriyorlardı. Çankırılıyı, başı açık, elindeki panama şapkasını selam duran askeri birliği, öğrencileri ve binlerce Çankırılıyı, başı açık, elindeki panama şapkasını sallayarak selamladı. Atatürk’ü şapkalı ya da başı açık görenler, başlarına el atıyor, fes, kalpak ne varsa çıkararak ellerine alıyor, Atatürk’ü başları açık selamlıyordu.

Yolu üzerinde kurbanlar kesilir, toplar atılırken Atatürk doğruca Çankırı Belediyesi’ne geldi. Buzlu ayranlar içilirken hoşbeşler yapıldı. Atatürk o gün çok neşeliydi. Çankırı’da, Kastamonu gezisi dönüşünde bir gün kalacaktı. Hep birlikte Kurtuluş Kız Okulu’na geldiler. Öğle yemeği burada hazırlanmıştı. Yemekten sonra, saat 13.30’da hemen otomobillere bindiler. Kastamonu’ya uğurladılar.

Kastamonu Dönüşü Yine Çankırı’da

31 Ağustos 1925 Pazartesi günü öğleden sonra saat 17.00’de tekrar Çankırı’ya giriyordu. İlk geldiği gün başını açan halk, şimdi bezden, keçeden diktikleri şapkalarla Atatürk’ü karşılıyordu. Binlerce karşılayıcı arasında başı fesli kalpaklı hemen hemen hiç kimse yoktu. Şapka bulamayan başı açıktı.

Çiftçiler bir kağnı arabasını başaklar, kırmızı-beyaz kurdelelerle süslemiş, karşılamaya çıkmışlardı. Aşar vergisi kalktığı için Atatürk’e şükran duyguları sonsuzdu. Atatürk onlara:
– Aşar kalktığı halde uygulamada sıkındı var diyorlar, doğru mu? diye sordu.
– Hayır Paşam, çok memnunuz, diye karşılık verdiler.

Atatürk’ün Kastamonu’daki “Şapka Gezisi” 23 Ağustos 1925 ten 31 Ağustos 1925 Pazartesi gününe kadar sürmüş, gezi her yönüyle başarılı olmuştu. Atatürk, vatandaşların coşkun gösterilerinden, şapkayı, en ufak bir tepki göstermeksizin hemen benimsemelerinden çok memnundu. Devrim Atatürk’ün bir işaretiyle kendiliğinden oluvermişti. Daha hiçbir emir verilmeden halk terzilerine harıl harıl şapka, kasket diktiriyor, bulamazsa başını açıyordu. Yeryüzünde hiçbir devrim, bu kadar içtenlikle, anlayışla, isteyerek ve bilerek yapılmamıştı. Halka şapkayı alıştıra alıştıra, önce memurlardan başlayarak giydirelim diyenler aldanıyordu. Halk, Kastamonu ve Çankırı gezisiyle birlikte, şapkayı çoktan giymişti. Yeter ki siz ona giyeceği şapkayı bulunuz.

Hükümete geldikleri sırada bir İskilip Heyeti Atatürk’ü ille de İskilip’e götürmek istiyordu. Atatürk: (Sevgili İskiliplilere teşekkürlerimi ve selamlarımı götürünüz. Gezimi uzatmaya imkân kalmadı. Başka bir zamana…) dedi. Söz şapkadan, giyimden açılmıştı. Atatürk;
– Kıyafeti, medenî bir şekle dönüştürmek için kanun falan gerekmez. Millet karar verir, yapar. Yalnız bir Diyanet İşleri Reisi, buna bağlı müftü, imam ve hatipler vardır. Bu sınıfa ait özel kıyafeti tanırız. Bu işlerle görevli olmayanların aynı kisveyi giymeleri doğru değildir. Bu gibilerini kimse tanımaz ve kabul etmez. dedi.

Atatürk, Hükümet Konağında daire müdürleri ve memurlarını ayrı ayrı tanıyarak, ellerini sıktı. Görevleri ile ilgili sorunlar sordu. Sağlık Müdürü’ne:
– İlin sağlık durumu nasıldır? Derken, Tapu Müdüründen de tapu ve kadastro konusunda bilgiler alıyordu. Akşam olmuştu. Çankırı Ortaokulu üst katı Atatürk ve birlikte olduğu konuklar için hazırlanmış, dayanıp döşenmişti. Atatürk ortaokula geldiği sırada Tahsin Nahit (Uygur) bir hoş geldiniz konuşması yaptı. Atatürk bu konuşmaya şu karşılığı verdi:
– Çok derin, çok samimî duygularınıza teşekkürler ederim. Beni çok sevdiğinizi, bana çok güvendiğinizi, işaret ettiğim hedeflere bütün varlığınızla yürüyeceğimizi söylüyorsunuz. Benim buna verebileceğim cevap şudur ki: Ben güven ve saygıya hak kazanacak başarılar göstermişsem, o da sizlerin yardımlarıyla olmuştur. Güveninize yürekten inanarak, millî görevimde muhtaç olduğum gücü ve yetkiyi sizden alıyor, sizde buluyorum. Bahtiyarlığımı Çankırı’nın sevgili halkının karşısında yüksek sesle ifade ediyorum.

Sonradan, 1945 yılında, Çankırı’nın en büyük meydanında elinde şapka ile dikilen Atatürk Heykeli’nin kaidesinde yerini alan bu sözler, o akşam herkesi coşturmuştu. Fener Alayı ise Çankırı’ya, Çankırı’nın unutamayacağı bu mutlu geceye ayrı bir güzellik katıyordu.

1925 yılının 1 Eylül sabahı…
Atatürk, Çankırı’dan Ankara’ya dönüyordu.
(Atatürk Çankırı’da yazısı Mehmet Önder’in “Atatürk Yurt Gezileri” isimli kitaptan alındığı, 1998 yılı Çankırı İl Yıllığında belirtilmiştir.)

Çankırı’nın merkez ilçesi dahil, köy ve kasabalarında Türk Milli Kültürü yaşatılmakta olup köy ve kasabalarında genel olarak “kapalı toplum” özelliği görülmektedir.

Öyle ki Çankırı köylerinde halen köy odaları bulunmakta, geleneksel Türk misafirperverliği nin en güzel örnekleri bu köy odalarında sergilenmektedir. Düğünlerde, bayramlarda ve benzeri milli günlerde halkın birbirle ri ile olan münasebetleri, yıkılmamış bir milli dayanışmanın ender örneklerinden olmaktadır.

Büyüklere saygı, küçüklere şefkat ve sevgi yanında sosyal yardımlaşma halen yaşanmaktadır. Bu durum, Çankırı’ya gelip de uzun bir süre yaşayan yabancıları dahi hemen etkisi altına almakta, onları da gelenek ve göreneklere tabi kılmaktadır.
Bu bölümde Çankırı kültürel hayatının önemli unsurları folklor, düğünler, sünnet, yaran, el sanatları, mutfak ve belirli günler başlıkları altında verilmiştir.

YARAN KÜLTÜRÜ

Çankırı Yaran’ını yani sohbet alemlerini anlatmaya geçmeden önce, bu sosyal müessese ile irtibatı olduğu bilinen Ahilik müessesesinden birazcık bahsetmenin yerinde olacağını zannediyoruz.İnsanların birbirlerine kuvvetle itimat etmeleri ve birbirlerini dil, din, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin sadece “kul”, “insan” oldukları için sevmeleri gibi temel kaidelere dayanan Ahiliğin, pek çok bakımdan Çankırı Yaranı ile alakalı olduğu bilinir.   Şöyle ki; Ahiliğin, bilinen altı şartı vardır. Bu altı şart, “açık” ve “kapalı” olmak üzere iki­ye ayrılır. Açık olması gereken “alın, kalp ve kapı” dır. Ki, alın açıklığından, başkalarının yanında yüz karası bulunmamak, kalp açıklığından her insana sevgi beslemek, kapı açıklığından da kendi­sine yardım istemeye gelen ve muhtaç olan herkese kapısını açık tutmak kasdedilir. Kapalı olması gerekenler ise “el, dil ve bel “dır. El’in kapalı olmasından kasıt, hiç kimsenin hak ve hukukuna tecavüz etmemek, dil’in kapalı olmasından kasıt, hiç bir kul hakkında kötü söz söylememek, dedikodu yapmamak, bel’in kapalı olmasından kasıt ise, hiçbir ferdin namusuna tecavüz etmemektir. Dil konusunda ayrıca, “sır saklamanın da şart olduğu” kasdedilmektedir.

ÇANKIRI FOLKLORU

Aslında çok geniş bir araştırma ve inceleme konusu olan Çankırı Folkloru’nu biz burada kısaca ve ana hatlarıyla ele alacağız. Bu konudaki müstakil eserleri de, yeni yetişen Çankırı evlatlarının mutlaka verecekleri inancını taşımak istiyoruz. Aksi takdirde, kendilerin den evvelki neslin işlemiş oldukları hatayı devam ettirmek gibi büyük bir vebali omuzlamış olacaklarını zannediyoruz.Genel bilgiler vermek bakımından Çankırı folklorunda etkili bir rolü bulunan gelenek ve görenekleri tanıtmak yerinde olacaktır.

Çankırı halkının yaşayışı ve dünyası hakkında öğrenmek istediklerimizin hemen tamamı merkez ilçe hayatından uzak kalmış olan köy ve kasabalarında daha geniş ve daha canlı bir şekilde görüle bilmektedir.Çankırı, değişen her türlü hayat şartları ve tarzına rağmen, gelenek ve göreneklerinden “öz olarak” çok şey kaybetmeyen nadir bir ilimizdir. Nitekim, yavuklusuna (nişanlısına) kenarı işlemeli mendil gönderen genç kızları kalmamış olsa bile, kırsal kesimde aynı kızları ve kadınları yolda yürürken hala erkeklerin önünden geçmezler. Çünkü sımsıkı ve hem de farkında olmadan, yürekten bağlı oldukları açıkça görülen “töre”ye aykırı bilirler erkek önünden geçmeyi…

Yine aynı şekilde, davullu-zurnalı, üç gün üç gece yapılan düğünlerin yerini, belediye nikah salonu veya düğün salonu törenleri almışsa da gerdeğe giren güveyi yumruklanır ve az önce sağdıçlar tarafından camiden (yatsı namazından) getirilmiştir.
Gelinlerin kına gecesi kınaları yakılır ve kına gecesi oyunlarında mutlaka bindallı veya üçetek giyilir.Bütün bu ve buna benzer hususlar, Çankırı’da gelenek ve göreneklerin “öz olarak” değil, şekil olarak bazı değişmelere uğradığını göstermektedir.Her sene kış mevsiminde büyük yaran sohbetleri ve hemen her düğünde, “baş donanması” merasimleri de gençler arasında uygulanmakta ve öz haliyle yaşatılmaktadır.Çankırı’da diğer illerimizde hemen hiç rastlanmayan bir husus daha vardır ki o da, genç lerin büyük bir çoğunluğunun, mahalli halk oyunlarını oynayabilmeleri, saz çalıp türkülerini aslına uygun tarzda söyleyebilmesidir. Mahalli halkoyunları, çeşitli okullarda kurulan ekiplerce yaşatılmakta, halk eğitimi kurslarında da bu oyunlar öğretilerek canlılığı muhafaza edilmektedir.

Hele Eldivan İlçesindeki düğünlerde kurulan “Seymen Alayı” aslından hiçbir şey kaybetmeden güzel bir gelenek olarak yaşatılmaktadır. Yine Eldivan ilçesinde yapılan eğlencelerde ve düğün lerde kukla gösterileri, kayda değer bir başka numunedir.

Çankırı Düğünleri

Günümüz Çankırı’sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok’un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı’da neşredilmiş ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı’sında yaşayan düğün adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı’sında yaşayan adetler, genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs:
Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası da kocasına anlatmak tadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından müna sip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır.

Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur. Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe, iki elmas yüz ük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer, iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir. İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi takılar ve eş yalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da ka bul edilmişse söz kesilmiş demektir.

Nişan Töreni:

Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır.
Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet edilir. Defci çalma ğa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdür dükten sonra, ortaya bir kat elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir.
Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar “Allah aşkına maşallah deyiniz, nazar değmesin” diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız, yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir.

Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de takılır.
Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın, davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir. Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada yapılmaktadır.
Şerbet İçilmesi:
Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında ya pılmaktadır ve özellikle “darısı başına olsun” dilekleriyle, genç kızlara içirilmektedir.
Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra, kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan kızın kaynana ve kayın babasına kat’iyyen yüksek sesle söz söylememesidir. Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi.
Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların ellerini öper. Yan larında hiç kimseyle konuşup eğlenemez… Aksi takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı’sında genellikle kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir.
Nikah Töreni Veya Düğün (Dün):
Çankırı’da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmak taydı:
Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname çıkartılırdı.
İzinname”de “… mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki… nam bikri ile evlen mesine canib-i şer’i şerifeden izn-i şer’i lahık olundu vesselam..” tarzında beyan bulunurdu, izin namede, “Mihr-i müeccel” ve “mehr-i muaccel” diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu.
“Mihr-i müeccel” nikah bedeli, “mehr-i muaccel” de erkeğin vakti olmayıp ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar, izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı.
Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı.
İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı. Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi. Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi davetliler arasında bulunurdu.
Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben “İsteyiniz bakalım..” derdi.
Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizleri nin üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları büyü yapılabilir düşüncesiydi.
İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:”-Allah’ın emriyle, Peygamberin kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan efendiye asaleten alıverdin mi?…” diye sorardı. Oğlanın vekili ise “Alıverdim” diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine “Ben de akdi nikah eyledim.” deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu.
Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı bak lava ve diğer hediyelerle karşılık verirdi.
Bugün:
Çankırı’daki nikah ve düğün adetlerinin eskiye karşılık, bu adet lerin pek çok yönü, günümüzde bazı değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerin en önemli sebebi, hiç şüphesiz ki, artan ihtiyaçlar ve her yönden sağlanan sosyo ekonomik değişim ve gelişmelerdir.
Günümüz Çankırı’sında nikah akdi, resmi ve imam nikahı olmak üzere iki ayrı safhada yapıl maktadır. Resmi nikah, daha çok düğün merasimi ile birlikte yapılmaktadır. Ekonomik zorluklar ve bir de zamandan tasarruf etme kaygısının tabii bir neticesi olarak düğün merasimi şekline dönüştürül müş olan resmi nikah (belediye nikahı) işlemi, genellikle Belediye Nikah Salonu veya benzeri bir yerde yapılmaktadır.
Belediye Evlendirme Memurluğu tarafından tayin edilen gün ve saatte, nikah salonunda “ni kah ve düğün merasimleri” yapılacağı, matbu halde bastırılan davetiyelerle eş-dost ve akrabalara önceden duyurulur. Davetliler, nikah saatinden 15-20 dakika önce salona gelerek yerlerini alırlar. Hemen ar dından da damat tarafından gelin, salona getirilir. Gelinle damat, nikah saatine kadar bir süre, davetlilerin bulunduğu salondan ayrı bir odada bekletilir ve nikah esnasında yapacakları işler hakkında, nikah memuru tarafından kısa bilgiler verilir.
Nikah memuru ile gelinle damat tarafının şahitleri salondaki masada yerlerini aldıktan sonra, gelin ve damat kol kola salona girerler. Salondaki davetliler, ayağa kalkarlar ve gelinle damadı alkışlarlar. Masaya vardıklarında önce gelin, şahidinin karşısındaki sandalyesine oturur, damat da kendi şahidinin karşısına oturur.
Belediye nikah memuru, varsa tebrik ve telgrafları okur. Ardından da, Medeni Kanun’un ilgili maddesine göre Belediye Başkanınca kendisine verilen yetkiye dayanarak nikahlarını kıyacağını yüksek sesle duyurur ve önce kıza, sonra da oğlana ayrı ayrı;
“-Filan kızı filan… falan oğlu falanı kocalığa kabul ediyor musun?”,
“-Filan oğlu filan… falan kızı falanı, eş olarak kabul ediyor musun?..” diye sorar.
Kız ve oğlan yüksek sesle “evet” dedikten sonra, önce kız, ardından da oğlan, deftere imza atarlar. Şahitler de imza attıktan sonra, evlendirme memuru her ikisini de yüksek sesle “karı-koca” ilan eder. Bunun üzerine damat, kızın ayağına basarak duvağını açar. Davetliler alkışlarlar…
Nikah tamam olduktan sonra, gelinle damat, salonun çıkış kapısında durarak, davetlilerin tebriklerini kabul ederler. Davetlilerin tebrik işi bittikten sonra, kız ve oğlan tarafı, hep birlikte hatıra fotoğraf ları çektirirler. Bu iş de tamam olunca konvoy halinde şehir dolaşılarak oğlan evine ulaşılır.
İmam Nikahı:
Dini nikah da denilen imam nikahı, ya resmi nikahtan veya gerdeğe girmeden hemen önce yapılır. Bu nikah işleminde, eskiden olduğu gibi izinnameler yoktur.
Günümüz Çankırı’sında dini nikah, kızla oğlanın birbirlerini görmelerinde bir mahzur bulunmamasını sağlamak için nişandan hemen sonra da yapılmaktadır. Yine bugünkü Çankırı’da düğün merasimlerinin bir başka bölümü daha vardır: Resmi nikah ile birlikte düğün salonunda yapılanların haricinde, üç gün önceden kız ve oğlan evlerindeki şenliklerdir bu bölüm…
Bu şenlikler genellikle Cuma günü kadınlar arasında başlar. Kına gecesi ve son günün gündüzüne kadar devam eder. Kız evinde şenlikten sonra kadınlar arasında mevlid okutulur. Kına gece sinde oğlan evinde ise, “Baş Donanması” yapılır.
Baş Donanma:
Bu adet, eskiden daha teferruatlı ve geniş bir şekilde yapılmakta iken, bugün tam olarak uygulanamamaktadır. Öyle ki, ekonomik durumu yerinde olmayan aileler, külfetli olduğu için her yönüyle mükemmel ve geleneklere-göreneklere uygun bir düğün yapamadığı gibi, durumu yerinde olan zenginler ise, düğünlerini balolarla yapmayı tercih eder olmuşlardır.
Günümüz Çankırı’sında Başdonanması, genel olarak Yaran Sohbetleri’ndeki şenlik vb. oyun larla renklendirilen bir hal almıştır. Bu da her yıl kış mevsiminde yapılması gereken ama çeşitli sebeplerden dolayı ihmal edilen Yaran Sohbetleri’ne, yeni nesillerin özleminden kaynaklanıyor olsa gerek…
Oğlan evinde baş donanması yapılırken, kız evinde de kına yakılır.

Kına Yakma:

Oğlan evinde baş donanma yapıldığı saatlerde kız evinde kına yakılma şöyle olur: Kız evi yakınları yatsı namazından evvel gelerek kız evinin büyük olan odasında belli bir yere otururlar. Oğlan evi tarafından gelenler ise ayrı oturur. Defçi kadınlarla birlikte türkü söyleyenler de bulunur.

Yatsı vakti sonunda oğlan tarafından olan kadınlar, oğlan evinde toplanır. Toplu halde kız evine giderler. Oğlan tarafından giden kadınlar, çok süslü giyinmeye itina gösterirler. Bu ka dınlardan ikisi, ellerinde tepsiler içinde her çeşit kuru yemiş ile birlikte kınayı da götürürler.

Eskiden bu gidiş, özel bir tören şeklinde idi ise de, şimdilerde gayet sadeleşti rilmiş ve normal hale getirilmiştir. Kına gecesinde eski adetlerden kalanlar, çerez yemek, oyna mak ve kına yakmak üzere çok az sayılacak motiflerdir. Havai fişekler atıl ması ve oldukça yüklü miktarda para masrafını gerektiren diğer motiflere de rastlanılır.
Oyunlar oynandıktan, çerezler yendikten sonra yaşlı ve becerikli kadınlar, dua ve ilahiler okuyarak, gelini evin ortasına oturturlar ve törenle kınasını yakarlar. Daha sonra oğlan evinden gelen kadınlar evlerine giderler. Kız evinde kalan gelin kızın arkadaşları, ona arkadaşlık ederek sohbet ederler.
Gelin Çıkarma:
Çankırı’da gelin çıkarma adedi, geçmiş yıllardaki duruma bakarak, günümüzde bir hayli değişikliliklere uğramıştır. Diğer gelenek, görenek ve adetlerde olduğu gibi, masraftan kaçmak ve günün icaplarına aslını bozmadan uyabilmek kaygısı ile uğratılan bu değişik gelin çıkartma adet lerinin dün ve bu günkü hâlleri şu şekildedir.
Kına gecesinin ertesi günü, gelin çıkartma merasimi yapılır. Sabahleyin erkenden, oğlan evinin her tarafı temizlenir. Eski tantana, şaşaa yerine bir sükunet çökerdi. Oda tarafında, güve yi ile yanına gelen bir kaç genç arkadaşından başka kimse kalmazdı.
Davullar bir yandan ağır ve dertli havalar çalarken, öte yandan da kuşluk vakti (öğleye doğru) güveyinin gireceği hamam te­mizlenerek hazırlanırdı. Hamamda saz takımı şen havalar çalar ve aynı zamanda güveyi ile arka daşları hamama giderlerdi.

Öğle ezanı okunduğu zaman, bir gün öncesinden okuyucular vasıtasıyla yapılan davetler üzeri ne oğlan evi tarafı oğlan evinin önünde, kız evi tarafı da kız evi önünde toplanırdı. Oğlan evi tarafından bindirilen 20-30 kadar süvarinin (atlının) önünde davullar zurnalar çalar, köçekler oynayarak kafile (gelin alayı) yola çıkardı. Daha önceden çeyizi götürülen katır ların iki katı süslenmiş hayvanlar, kafileyi takip ederdi. Sağdıç ta aynı şekilde süslü bir ata bindirilir ve gelin getirmek için hazırlanan arabalar, arkalarında yüzlerce seyirci ve davetli ile kız evine giderlerdi. Kız evine varmadan yolda sancakların önü kalabalık olurdu bazen Çankırı cadde ve sokaklarına sığmaz hale gelirlerdi.Bu şekilde kız evi önüne varırlardı. Kız evi önünde toplanan kalabalığa, kız evi tarafın dan şerbetler dağıtılırdı.

Kuşak Bağlama:
Gelin, babası evinden çıkarken, avluda en yakın akrabalar ve bir de hoca bulunurdu. Gelini avlu ortasına dikerler, en yakın akrabasından ve zenginlerden birisi, gelinin beline bir kuşak veya gümüş kemer bağlardı, gelinin beline kuşak bağlayan kişi, kendi kesesine göre, gelinin cebi ne para da koyardı. Orada bulunan hoca dua eder, duasından sonra gelin orada bulunanların elini öperdi. Gelin, bineceği ata (veya arabaya) kadar iki ta rafına kilimler gerilerek, kimseye gösterilmeden götürülürdü. Gelin, en yakın ve yaşlı akraba sından iki hanımla birlikte arabasına biner, diğer arabalara da diğer kadınlar binerlerdi. Gelin tarafının çeyizi, oğlan tarafının hazırladığı çeyizle aynı kıymette olurdu. Her iki tarafın çeyizlerinin yüklenmesi için 20-30 kadar katır hazırlanırdı.
Bazen süslü bir rahlenin üzerine Kur’an konur ve sırmalı örtülerle örtülürdü. Bu rahle ön tarafta ve başta götürüldü ki, gelin kızın okuma bildiğine işaret gösterilirdi. Çeyiz, her katırın üzerine telli oda takımları, kilimler, halılar örtülmek suretiyle yüklenir ve herkesin gözleri kamaştırılmak istenirdi.Gelini taşıyan vasıtalar, at, tahterevan, tatar arabası, lando veya yaylı arabalar gibi vasıtalar idi. Bu halde kafile (düğün alayı) giderken mezarlık civarına gelince dururlar ve davul zurnalar susturulur Fatihalar okunurdu.
Yastık Götürmek:
Gelin çeyizi yükletildiği ve gelin alayı hareket ettiği sırada gençlerden birisi bir köşe yastığını kaçırıp hamama götürürdü. Güveyi, yastığı götüren gence bahşiş verir ki, bu bahşiş gelinin evden çıkartıldığı, ve yola koyulduğu haberinin bahşişidir.
Gelin alayı şehrin merkez mahalle ve caddelerinden geçerler. Alay geçerken önlerine ipler gerilir ve düğün sahibinden bahşişler alınır. Bu şekilde gelin, yeni evine getirilir. Oğlan evinin büyükleri ve yakın akrabaları yanlarında bir imam ile evin önünde beklerler. Gelin eve girince dua edilir. Gelin, önce kayınbabasının ve büyüklerinin ellerini öper, kayınbabası ve akrabaları, gelin in başına kuru yemişle karışık bozuk para serperler. Bu paralar oradaki çocuklar tarafından kapışılır ki, uğur ve bereket sayılmaktadır. Gelin, hazır edilen odaya alınır.
Güveyi Girişi :
Gelin, oğlan evine geldikten bir kaç saat sonra, kız evi tarafından hazırlanan baklava ve etli yiyecekler getirilir. Bunları getirenlere de bahşişler verilir. Bu yiyecekler sadece gelin ile damat beye aittir.
Hamamdan çıkarılan damat, yatsı namazına camiye götürülürdü. Namaz çıkışında, eve bir haberci gönderilir (Çok önceleri bu haber, fişek atılarak duyurulurmuş). Gelin odasına iki bardak şerbet hazırlanırdı. Gelin hanım, duvağı örtülü halde, odanın bir tarafına dikilirdi. Orta yerde bir yatak, bir tarafa da seccadeler serilirdi. Oda ortasına serilen bu yatak, gündüz kim serdi ise o kişi tara fından kaldırılırdı. Güveyi kapıya geldiğinde, imam dua ederdi. Güveyi yaşlıların elini öperdi. Bu sırada kapı açılır ve güveyi süratle içeri girerdi. Çünkü gençler tarafından güveyinin sırtına yumruk vurmak adettir. Güveyi acele davranmazsa epeyce yumruk yerdi.
Güveyi gelinin bulunduğu odaya girer. Orada gelinle birlikte bekleyen yenge, gelinin duvağını açar ve ikisini el ele tutuşturarak çıkardı. Güveyi ve gelin, ilk önce seccadenin başına giderek iki rekat hacet namazı kılarlardı.
O gece edilen duaların mutlaka kabul olunduğuna itikat edilirdi. Namaz kılınıp, dualar
edildikten sonra kalkarlardı. Oğlan bir köşeye oturur, kızı da yanına alırdı. Kıza bir kaç soru sorardı. Kız cevap vermezdi. Oğlan, önceden hazırladığı söyletmeliği (elmas veya altın yüzük vb)
verirdi. Bunu verince kız da konuşmağa başlardı. Güveyi daha sonra gelinden su isterdi. Gelin, önceden hazırlamış olduğu şerbetleri verir ve birlikte içerler ki içilen bu şerbet ağız tatlılığına, yani tatlı dilli ve güler yüzlü olmağa işaret sayılırdı. Son ra kız evinden gönderilen yiyecekler yenilirdi…

Çankırı Düğünlerinde Söylenen Türkülerden Örnekler
Bayrak Kaldırma Havası
Çankırı köylerinde, düğün evinin önünde bayrak dikme adeti vardı. Buna, “Bayrak Kaldırma” denilirdi. Bayrak kaldırılırken, davul-zurna ile şu türkü çağrılırdı:

Dan yüzüne dan yüzüne Dan uykusu tatlı olur
Vurdum dilberin dizine Kaldırırlar akşam seni
Çayırda bostan bozuyor Öğle işi firkatli olur
Öksüzler bakar gözüne Yıldırırlar akşam sen

Halay Çekme Havası
Çankırı köylerinde on beş-yirmi genç yahut orta yaşlı grubu, el ele tutuşarak bir yarım halka (hilal) oluştururlar. Halkanın her iki başında bulunanlar, ellerinde mendil yahut birer çevre sallar ve çalınan havanın ahengine uygun olarak ağır ağır dönmeğe başlarlar. Davul ve zurna bu yarım dairenin ortasında durur ve genellikle şu havayı çalardı.

Sarı kavun dilimi Gidiyorum Çorum’a
Nitdin oğlan gülünü Bir taş değdi koluna
Gülünü elinden alan Kolum sarılmak ister
Bulsunlar Allah’ından Yarin ince beline
Aman aman sarı kız Aman aman sarı kız
Yatamam ben yalınız Yatamam ben yalınız

“Aman aman” nakaratına gelince, baştakiler daireden ayrılarak iki ellerinde mendiller olduğu halde hoplamağa başlarlar. Buna göre diğerleri de hoplaya hoplaya çevirirler. Oyundan sonra halay başı olan, davulcuya bahşiş verirdi.

Gelin Havası
Gelin, güveyi evine götürülürken, davul-zurna şu havayı çalardı:

Karacamın taburunu bozmuşlar
Karamandır her kardeşim karaman
Bozluğun dağını ne çok gezmişler
Bekar olsam gitse canım aramam
Karacamı sinesinden üzmüşler
Ben illerin evlerinde duramam
Karacam karacam aslan karacam
Karacam karacam aslan karacam
Anan yasdık koysun yaslan karacam
Anan yasdık koysun yaslan karacam

Bu türkü uzun bir bozlaktan kalmış iki parça olup hikaye ettiği hadisenin; “bir kızı seven iki erkekten birisinin gelini götürürken diğeri tarafından saldırıya uğrayarak Karaca denilen damadın göğsünden vurulmak suretiyle gelinin kaçırıldığını” anlattığı, Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok derlemesinde bahsedilmektedir.

Tan Havası
Tan havası, Sabah Namazı’ndan yarım saat evvel düğün evinin en yüksek odasında çalınırdı. Ne kadar davul zurna varsa bu havaya katılırdı. Bir kasaba halkını derin uykusundan kaldıran bu hava çalınırken de şu türkü söylenirdi:

Gel felek gurbette alma canımı
Gülüşan beylerinin gülü solarmı
Feleğin elinden çektiğim neler
Duyar düşmanlarım şadıgam olur
Bozulmuş bağlara bülbül konarmı
Ayrılır ateşi bağrımı deler

Yıkıp viran etme mamur hanemi
Evveli ağlayan sonra gülermi
Eşinden ayrılmış gurbete salar

Yuvada yavrular perişan olur
Düşürdün dillere felek sen beni
Düşürdün dillere felek sen beni

Gelin Övme Türküsü
Gelin, güveyi evine getirildiğinde, önceden hazırlanan odanın kapısına telli-duvaklı ola rak dikilirdi. Defçi kadınlar da gelini övmeğe başlarlardı. Ve şu türküyü söylerlerdi:

Hoş geldin allı gelin Hoş geldin allı gelin Hoş geldin allı gelin
Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin
Haçan gelin haçan gelin Gelinimiz gelir güle güle Gelin hanım evinden ağlayarak çıktı ,
Evlere güller saçan gelin Nur doğdu birden bire Annesinin ciğerini dağlayarak çıktı
Oğlumuzu alıp kaçan gelin Kayın ana iyi dilekler dile Güveyi beğ de yollara düştü

Çok şükür geldi gelinimiz
Şen oldu evimiz gönlümüz

Defçi kadınlar bu sefer de kaynana karşısına geçerek şu türküyü söylerlerdi:
Güveyi beğin annesi annesi Oğlan bizim kız bizim
Ellerinde güller kokası Gelin hanım iki gözüm
Gelin hanıma iyi günler veresi Kulağında kalsın sözüm

Çok şükür geldi gelinimiz Çok şükür geldi gelinimiz
Şen oldu evimiz gönlümüz Şen oldu evimiz gönlümüz
Benin ağam kadı ile müderris Kavağın dibine gülük bastırdım
Kayık gelse Üsküdar’a gideriz Ben o zeybeği ağam diye astırdım
Gelse bile kötüleri nideriz Basaksız evlere basak yaptırdım
O yavrunun düğmeleri çiziktir Hayatsız evlere hayat yaptırdım
Feslikan’a ben atımı bağladım O yavrunun düğmeleri bir sıra
Yar gelip geçtikçe gönlüm eğledim A kız biz gidelim gayrı Mısır’a
Ben o yara sabah selam yolladım
O yavrunun düğmeleri bir sıra
A kız biz gidelim kayrı Mısır’a

Türkünün sonunda da güya kaynana söylemiş gibi şunu derlerdi:
Evimin sıçanı geldi Sırrım açanın geldi
Gündüz yazup Gece okuyanım geldi

Gelin Almaya Giderken

Hendekten sesini aldım Karşıdaki gök ekin
Başından fesini aldım Aldırdım elimdekin
Koca köyün içinde Her soran benzin sorar
Beğendim seni aldın Hiç sormaz kalbimdekin
Amanın güzelim bize gel Amanın güzelim bize gel
Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel
Şu dağlar çiçeklendi Şu dağlar meşe dağlar

(A kız) yareler pürçeklendi Anam köşede ağlar
Çek bayraktar bayrağı Yari bana vermezler
Ayrılık gerçeklendi (A kızlar) ateş düşeni dağlar
Amanın güzelin bize gel Amanın güzelim bize gel
Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel

Kına Yakarken Söylenen Türkü:
Hani bu kızın anası Esvap yülüğün ak taşlar
Elinde mumlar yanası Yiyip içtiğin ocaklar
Allah muradını veresi Gölgelenip geçtiğin ağaçlar
A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun
Vardığın yerler şen olsun Vardığın yerler şen olsun
Küçük dayın atın yeder Bir elinde tava sapı
Büyüğü yanında gider Bir elinde helva topu
O da babasına bedel Bu da öküzün hakkı
A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun
Vardığın yerler şen olsun Vardığın evler şen olsun

Diğer Düğün Türkülerinden Örnekler
Şu dağın başında vatanım yurdum Evlerine varamadım köpekten
Kadir Mevlam bize eylesin yardım Telli uçkur çezemedim ipekten
Bir değil, beş değil, on değil derdim Akşam sabah yapışırım bilekten
Açıldı yareler uç verdi gayri Ben bu derdin hangisine yanayım
Her sabah her akşam okunur ezan Evleri olsa da yüksek olmasa
İki ayağım tutmaz odamda gezem Ayrılık olsa da ölüm olmasa
Katibim yok benim mektubun yazan Yarin yolladığı güller solmasa
Ben bu derdin hangisine yanayım
Gel otur yanıma illere karşı Karşıdan karşıya el etme yarim
Şen olsun sevdiğim gezdiğim çarşı Seni görmeyeli nice oldu halim
Ya ben ağlamayayım kimler ağlasın Genç yaşımda beni bitirdin zalim
Şu deli gönlümü kimler eğlesin
Ben bu derdin hangisine yanayım
Şu karşıki bağlarda üzüm deveği Şu dağın başında bir tutam çiçek
Ne sen gelin oldum ben güveyi Ne kadar söylesem o kadar gerçek
Sağ olup gelirsem bir gün yurduma İnanmazsan kadı efendi beni yemine çek
Sen gelin olursun ben de güveyi Yarin gözü yaşlı yemini bilmez
Aman Allah ben bu derdi nideyim
Genç yaşımda dağlara mı gideyim.

ÇANKIRI’DA SÜNNET DÜĞÜNLERİ

Her ailenin, erkek çocuğu sahibi olduktan sonra ilk telaşı, çocuklarını sünnet ettirmek, kaygısıdır. Bu hal ve kaygı, İslami bir adet olarak yaşanmaktadır.
Çankırı’da yaşayan sünnet adetleri, bundan yarım asır öncesinde çok büyük masrafla yapılan ve debdebesi bol düğünler şeklindeydi. Büyük oranda şekil değişikliğine uğratılmış ve mümkün olduğu kadar az masrafla hatta her ailenin kendi maddi durumuna göre yaptığı sünnet düğünleri günümüzde şöyle cereyan eder:

Düğün Başlangıcı:
Çankırı’da sünnet düğünleri genellikle sonbahar mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim, her aile için bir çok telaşın son bulduğu ve her şeyin bol olduğu bir mevsimdir.
Düğün öncesinde, sünnet olacak çocukları için evlerde birer yatak (Karyola veya somya) süslü olarak hazırlanır. Çocuk tek ise tek yatak, bir kaç tane ise bir karyolaya üç dört çocuk yatırılır. Ev, bir bayram yeri gibi süslenir. Sünnet edilecek çocuk için hazırlanan düğüne, matbu olarak yapılmış davetiyeler ile eş dost ve akrabalar çağrılır. Davetlilere pilav, ayran asıl olmak üzere, ailenin durumuna göre yemek ziyafeti verilir. Yemekten sonra mevlid okutulur, ilahiler söylenir. Çocuklar ise, alınlarında “maşallah” yazılı ve özel olarak hazırlanmış sünnet elbiseleri giydirilmiş vaziyette, arabalarla şehirde gezdirilir. Ki bu hal çocuğu sünnet olmağa iyice alıştı rır, ısıtır diye kabul edilmektedir.

Sünnet Olmak:
Sünnet olacak çocuklar, evde hazır bulunan sünnetçi önüne getirilince, hafızlar tarafından “aşr-ı şerif” okunur, fatihalar okunur. Bir yandan da dışarıda davul zurna veyahut başka çalgılar varsa çalmaya devam eder. Bu esnada çocuk veya çocuklar sünnet edilir. Çocuk ağlamaya başlarsa, hemen açılan ağzına bir parmak bal sürülür (bu eskiden yapılmakta idi ki şimdilerde yapıldığına pek rastlanmıyor).
Kısaca anlatmaya çalıştığımız sünnet düğünleri, genel olarak Türkiye’nin bir çok yerinde benzer adetlerle yapılır. Çankırı’ya has olan sünnet düğünü motifi ve unsurları ise, yukarıda izah ettiğimiz şekildedir.

Çankırı İli’nin Cumhuriyet Döneminden önceki nüfus verilerine ilişkin bilgiler salnamelerde ve bazı araştırmacıların aktarmalarında alınabilmektedir. 1869 yılında yayımlanan ve Çankırı Sancağını da içeren I. Kastamonu Vilayeti Salnamesindeki verilere göre Kalecik kazası da dâhil olmak üzere Çankırı Sancağının toplam nüfusu 66.731 kişidir. Yüzyılın (19. yy.) başlarında ise Çankırı Sancağının nüfusu erkek 77.417; kadın 76.375 olmak üzere toplam 153.792 olmuştur.

Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen ilk genel nüfus sayımı sonuçlarına göre (1927) Çankırı İli’nin nüfusu 157.219 ‘dur. Sayım yıllarına/TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine (ADNKS) göre Çankırı İli’nin nüfus verileri şu şekildedir.

Çankırı Nüfusunun Gelişimi

YILLAR NÜFUS
1927 157.219
1935 177.587
1940 183.782
1945 197.356
1950 217.188
1955 228.232
1960 241.452
1965 250.706
1970 261.367
1975 265.468
1980 258.436
1985 263.964
1990 279.129
1997 (İkametgaha Göre) 252.424
2000 270.355
2007 (ADNKS) 174.012
2008 (ADNKS) 176.093
2009 (ADNKS) 185.019
2010 (ADNKS) 179.067
 
Çankırı nüfus yoğunluğu sürekli olarak Türkiye genelinin altında olmasına karşın 1950’lere değin İl ve İlçe nüfus yoğunlukları arasındaki fark çok büyük değildi. Örneğin 1927 yılında Türkiye’de nüfus yoğunluğu 18; Çankırı’da da 18’dir. 1950 yılında Türkiye’de 27, Çankırı’da 24’tür. Ancak 1980 yılında Türkiye’de 58, Çankırı’da ise 31’dir. 2000’li yıllara gelindiğinde Ülkemizde nüfus yoğunluğu 85 civarlarındayken, İlimizde 36’dır. Burada temel etkenlerden biri İl dışına yönelik hareketinin yoğun bir şekilde yaşanmasıdır.

Çankırı’ya bağlı iki ilçe Eskipazar ve Ovacık 1995 yılında Karabük’e bağlanmıştır. Nüfusun değerlerindeki gelişimde bu durum göz önünde bulundurulmalıdır.

İlde nüfusun yaş gruplarına göre dağılımına bakıldığında genç nüfus yapısının varlığı görülmektedir.

KONUM

Orta Anadolu’nun kuzeyinde, Kızılırmak ile Batı Karadeniz ana havzaları arasında yer alan Çankırı, 40° 30′ ve 41º kuzey enlemleri ile 32° 30′ ve 34º doğu boylamları arasında yer almaktadır. İlin komşuları batıda Bolu, kuzeybatıda Karabük, kuzeyde Kastamonu, doğuda Çorum ve güneyde Ankara ile Kırıkkale’dir. Denizden yüksekliği 723 metre olup, ülke topraklarının %o 94’lük bölümünü oluşturan toplam 7 388 Km²’lik bir alana sahiptir.

COĞRAFİ YAPI

a) Dağlar : Çankırı topraklarının yaklaşık % 60’ı dağlar ve yüksek tepelerden oluşmaktadır. İlin kuzey sınırındaki dağlar, aynı zamanda en yüksek kesimini teşkil etmektedir. Kuzey Anadolu dağlarının ikinci sırasındaki Ilgaz Dağları, doğu-batı düzleminde uzanmaktadır. En yüksek noktası 2587 metre olan söz konusu dağ sırasının üzerinde Küçükhacet Tepesi (2546 Mt.), Büyükhacet Tepesi (2587 Mt.), Kulpi (1980 Mt.), Bulancak (1935 Mt.), Altunsivrisi (1934 Mt.) ve Kocadağ (1763 Mt.) bulunmaktadır. Aynı zamanda Çankırı ve Kastamonu arasındaki doğal sınırı il sınırına dönüştüren Ilgaz Dağları, Kurşunlu civarında Sofra Sırtları ve Çerkeş yöresinde Doğu ve Çamlıca olmak üzere iki kola ayrılmaktadır.

Ilgaz Dağları’nın güneyinde ise Çorum ile Kastamonu/Tosya sınırından başlayarak batıya doğru yönelen Erikli, Sarıkaya, Karakaya, Ilısılık, Yapraklı, Doğdu, Taşyakası, Batıbeli ve Dumanlı Dağları, yaklaşık 2000 Mt. yüksekliğe uzanan yeni bir sıra oluşturur.

Bu sıraların daha güneyinde kalan bölgede de Çerkeş-Gerede ve Kızılcahamam sınırı boyunca bir diğer dağ sırası uzanır. Bu sırada Çit, Karataş, Işık, Elden, Aydos, Eldivan ve Bozkır Dağları yer almaktadır. İlin kuzeybatısında ise Karabük ve Bolu ile doğal sınırı oluşturan Hodalca, Elaman ve Eğriova Dağları yer almaktadır. Kent merkezi civarında yer alan Hıdırlık Kaşı, Meryemana Tepesi ile Sarıdağ ise güneybatı düzleminde uzanan diğer büyüklü küçüklü tepelerle birlikte, ileride Taşyakası, Dumanlı ve Aydos Dağlarını oluşturarak devam etmektedir.

b) Ovalar : Çankırı’da Kızılırmak Havzası dışında kayda değer önemli ovalar yoktur. Ne var ki bu havzanın da sularının tuzlu olması sulanabilen tarım arazisinin sınırlı olmasına sebep olmaktadır. İldeki ovalar başlıca beş başlıkta incelenebilir: 1. Kızılırmak Havzası Ovaları : Bölgenin coğrafi konumuna göre oldukça geniş olan havzanın Çankırı topraklarındakalan bölümü yaklaşık 30 Km. uzunluğundadır. Havzada batı-doğu doğrultusunda uzanan geniş ova ile bu ovanın kolları, bölgenin en büyük akarsuyu olan Kızılırmak’la birleşen çeşitli çay ve derelerin yatakları boyunca , kuzeye doğru yaklaşık 25 Km. uzanmaktadır. Bu ovalarda her türlü tarıma uygun alüvyonlu topraklar bulunmaktadır.

2. Devrez Çayı Çevresindeki Ovalar : Söz konusu ovalar Kurşunlu’nun güneyinden başlayıp Devrez Çayı boyunca uzanarak Ilgaz İlçesi çevresinde genişleyen ovalardır. Ilgaz’a kadar yaklaşık 2 Km.lik dar bir şerit çizen ovalar, buradan itibaren genişlemeye başlar. Devrez Çayı’nın suladığı bu ovalarda da her türlü tarıma uygun alüvyonlu topraklar bulunmaktadır.

3. Tatlıçay Çevresindeki Ovalar : Bu bölgedeki ovalar Tatlıçay ve Korgun Çayı’nın birleşme noktasında olup, söz konusu çay sularının tuzlu olması sebebiyle tarıma yönelik sulama yapılmamaktadır.

4. Orta İlçesindeki Ova : İlçe dahilinde bulunan ve doğudan batıya doğru uzanan ova 15 Km. uzunluğunda ve yaklaşık 2 Km. genişliğindedir.

5. Çerkeş Ovası : Oldukça küçük sayılabilecek ova alüvyonlu topraklarla kaplıdır.

c) Yaylalar : Dağların hakim olduğu İl arazisinde “Yayla” tanımına uygun arazilerin sayısı pek fazla değildir. Genel arazinin yaklaşık % 2,5-3’ünü oluşturan bu yaylalar ise Ilgaz Dağları üzerinde bulunan Mülayim ve Karapınar Yaylaları, Yapraklı Yaylası ile Taşyakası, Aydos ve Dumanlı Dağları üçgeninde bulunan Sanı Yaylası ile Eldivan, Aydos, Karapazar ve Aliözü Yaylalarıdır. Yaylaların bitki örtüsü ve ekolojik yapıları, özellikle dağ turizmi ile tracking sporu için son derece uygundur.

d) Akarsular: İl sınırları içindeki akarsuların en büyüğü, aynı zamanda ülkemizin en uzun nehri olan Kızılırmak’tır. Kara ikliminin tüm özelliklerinin görüldüğü ilde, akarsuların akış miktarlarında meteorolojik değişimlere paralel olarak düzensizlikler görülmekte, yazları bazı sularda azalma görülürken, irili ufaklı dere ve çayların tamamen kuruduğu görülmektedir. Bu durumun tersine ilk ve sonbaharda ise dere ve çaylarda su miktarının artarak normal ortalamaların üzerine çıktığı gözlemlenmektedir. Eskiden ciddi can ve mal kayıplarına yol açan taşkınların, son yıllarda alınan önlemler sayesinde tehlike oluşturmadığı bilinmektedir. Çankırı İli sınırları içerisinde bulunan akarsuların en önemlisi Kızılırmak’tır. 85.00 m³/sn’lik debisi olan nehrin yaklaşık 30 Km.lik bölümü Çankırı sınırları içinde kalmakta ve geçtiği bölgedeki tarımsal araziyi sulamaktadır.

Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinden doğarak Orta, Kurşunlu ve Ilgaz’ın topraklarını sulayan Devrez Çayı ise 211 Km. uzunluğunda ve 8.9 m³/sn.lik debiye sahiptir. Önemli bir kolu da kent merkezinden geçen Tatlıçay (Acıçayla birleşerek) 96 Km. uzunluğunda olup sularının tuzlu olmasından dolayı yararlanılan bir akarsu değildir. Terme Çayı ya da kaynağındaki ismiyle Şabanözü Çayı, Çankırı-Ankara sınırını çizdikten sonra Acıçay’la birleşir. Gerek bulunduğu konum, gerekse akışı açısından sulamaya ve tarıma uygun olan Uluçay, Kurşunlu ve Çerkeş’ten gelen küçük çaylarla beslenmektedir. Oldukça hızlı akışı olan ve Uluçay’la birleşen Melan (Soğanlı) Çayı ise ilerleyen kesimlerinde Filyos ırmağına karışmaktadır.

e) Göller : Çankırı sınırları içinde önemli büyüklükte göl bulunmamaktadır. Küçük ve orta ölçekli göller ise kışın su toplayan, yazın ise kuruyan göllerdir. İl sınırları içerisinde; Kamış, Hacılar, Uzun, Bozyaka, Yayla, Hasır, Dumanlı, Pazar, Büyük, Dipsiz, Çöp, Bakkal, Gül, Sülük, Kadıgil isimlerinde göller bulunmaktadır. Çankırı’da tarım ve hayvancılığa yönelik olarak yapılmış bulunan Eldivan-Seydi, Karadere, Saray, Şabanözü Göleti, Mart, Karaören, Kurşunlu-Dumalı, Korgun-Maruf, Yapraklı-Gürgenlik gibi göletler bulunmaktadır Çankırı’da ayrıca 53 milyon m³ hacminde ve net 6.200 Hektar alanı sulayabilen Güldürcek Barajı bulunmaktadır.

İKLİM BİTKİ ÖRTÜSÜ ve YABAN HAYATI

Karadeniz iklim kuşağından İç Anadolu Bölgesine özgü kara iklimine geçiş kuşağında yer almasına rağmen Çankırı’da genellikle İç Anadolu’ya özgü iklim hüküm sürmektedir. Merkez, Ilgaz ve Yapraklı İlçelerinde kışlar serin, yazlar ılık geçmektedir. Çerkeş İlçesinde ise kışlar soğuk, yazlar serin geçer. İlin en fazla yağış alan ilçesi Yapraklı’dır. Hemen hemen her mevsim yağışın görüldüğü ilde ortalama yıllık yağış miktarı 392-538 (Kg/m²) arasında değişmektedir.

Güneye doğru inildikçe bitki örtüsünde değişim ve zayıflama gözlemlenir. Yapılan son araştırmalarda yaklaşık 2-3 yüzyıl öncesine değin il topraklarının kimi tuzlu bölgeleri hariç olmak üzere ormanlarla kaplı olduğu belirlenmiştir. Ne var ki genellikle tarla açmak maksadıyla yapılan bilinçsiz kesimler, hayvan otlatmada ormanlardan yararlanılmak istenmesi, müdahale imkanı olmayan orman yangınları ve iklim değişiklikleri yüzünden bu ormanların büyük bir bölümü yok olmuştur.

İlin bütün bu tahribattan sonra geriye kalan ormanları başta Ilgaz İlçesi olmak üzere Elaman, Eğirova, Ovacık, Düvenlik, Ilısılık, Yapraklı, Sarıkaya, Karakaya ve Erikli Dağları ve çevresindedir. İldeki bitki örtüsünün üst florasını oluşturan iğne yapraklı ağaçlar, özellikle de karaçam, sarıçam, ardıç, meşe, ladin ve köknar gibi orman ağaçlarıyla ahlat ve kızılcık ağaçlarıdır. Bitki örtüsünün alt florasında ise hububat, yemlik ve yemeklik baklagiller ile ayrıkotu, devedikeni ve yumak gibi bitkiler bulunmaktadır. Ayrıca akarsular boyunca söğüt ve kavak ağaçları ile zengin meyve bahçelerine de rastlanmaktadır.

ÇANKIRI’DA ORMAN ALANLARI

İşletme Müdürlüğünün adı Normal Koru(hektar) Bozuk Koru (hektar) Bozuk Baltalık (hektar) Orman Alanı (hektar)
Çankırı Orman İşl. Müd. 31.173 31.421 62.594
Ilgaz Orman İşl. Müd. 18.212 8.160 5.693 32.065
Çerkeş Orman İşl. Müd. 31.438 35.338 66.776
İl Toplamı 80.823 74.919 5.693 161.435

İlde rastlanan başlıca av hayvanları kurt, tilki, tavşan ve sincaptır. Çay ve derelerle göletlerde sazan, alabalık gibi tatlı su balığı türleri görülmektedir. Uzun yıllar düzenli olarak mücadele edilemediği için sayılarında oldukça artış görülen yaban domuzları ile son yıllarda yapılan etkin mücadeleler sonucu, tarım ürünlerine zarar veren bu hayvan türünde belirli bir azalma sağlanmıştır.

JEOLOJİK YAPI ve TOPRAKLAR

a) Jeolojik Yapı : Çankırı İl Merkezinin bulunduğu bölge 3.Jeolojik zamanda meydana gelmiş Oligoseniosen yaştaki jipsli (alçıtaşı) serilerden oluşmuştur. Bu seri kuzeydoğuda Yapraklı İlçesi, güneydoğuda Kızılırmak, güneyde Ankara il sınırı, güneybatıda Eldivan ilçesinin sınırladığı geniş bir alana yayılmıştır. Değişik taşlı tortulların yer aldığı yörede püskürük ve başkalaşım kayaçları da görülür. Dumanlıdağ, Kurşunlu, Ilgaz ve Çubuk bölgelerini içine alan Galatya Masifi, mezozoik yaştadır. Genellikle andezit bileşiminde lav, tüf ve kongomeralardan oluşur. Andezit püskürmeleri asıl olarak miyosende, bir bölümü de pliyosende oluşmuştur. Galatya Masifi’nin lav ve tüfleri, Ilgaz-Kurşunlu neojen havzasındaki, miyosen tabakaları arasındaki boşlukları doldurur. Aynı masif içerisinde bulunan Orta İlçesi toprakları, çakıl, kum ve kil gibi akarsu tortuları ile örtülmüştür.
Batıda Çerkeş’ten başlayarak Kurşunlu ve Ilgaz’a dek süren alanlarda, alt tabakaları tüflü ve marnlı neojen serisi vardır. Aynı seri Şabanözü İlçesi’nin güneyini de kaplar. Bu oluşumun üst kesimleri kumlu ve killidir.
Ilgaz İlçesi’nin kuzeybatısındaki Ödemiş Köyü yöresi ile Yapraklı İlçesi’nden Ankara il sınırına dek olan alanlarda mezozoik yaştaki seriler uzanır. Bu oluşumun içerisinde ince taneli kalkerler, denizaltı lavları ve serpantin kayaçları birleşerek bir “Jeolojik Birim” oluştururlar.
Ilgaz İlçesi’nin kuzeybatısından başlayan üst kretase, yer yer mezozoik yaştaki oluşumlarla kesildikten sonra yerini Karabük İline bağlı Eskipazar İlçesi’nin doğusuna dek olan kesimde flişlerine bırakır. Kalın ve sürekli seriler durumundaki kretase flişleri, kumlu ve killi şistler ve kalkerlerden oluşmuştur. Ilgaz İlçesi’nin kuzeydoğusu ve doğusu ise, metamorfik kayaçların yayılım alanlarıdır. Bu kayaçlar genellikle paleozoik, kretase ya da jura yaşlı oluşumlardır.

b) Topraklar : Ağırlıklı olarak çıplak dağlar ve platolarla kaplı olan il toprakları şiddetli erozyon tehdidi altındadır. Bu yüzden tarım yapılamayan araziler otlak olarak kullanılmaktadır. Engebeli ve eğimli arazilerde ise sekileme yöntemiyle şeritsel tarım yapılabilmektedir. Çankırı ili sınırları içerisinde alüvyal, kolüvyal, kestane renkli, kahverengi orman ve kireçsiz kahverengi orman toprakları olmak üzere toplam altı tür toprak bulunmaktadır.

  • Atkaracalar 
  • Bayramören
  • Çankırı merkez
  • Çerkeş
  • Eldivan 
  • Ilgaz 
  • Korgun 
  • Kurşunlu 
  • Kızılırmak 
  • Orta
  • Şabanözü 
  • Yapraklı